İnatçısın, hem de çok küçüksün. İnatçılık bir oyun şimdi
sana, biliyorum; ama hiç vazgeçmeyeceğim seni beklemekten. Sana inanmaktan,
hayal kurmaktan vazgeçmeyeceğim. Ben de inatçıyım çünkü. Hadi bakalım iki keçi
olduk şimdi; hangimiz geçecek köprüden, hangimiz aşağıya düşecek ya da? Yapma!
Gel aç gözünü. Yoo, ikimize de yeter anlasana. Kime bu küslük, sen mi yüklendin
dünyanın bütün acısını? Haksızlık bu! Yapılacak çok şey varken niye bu
yorgunluk? Daha sevdiğim ağaçları anlatacağım sana… Bir gün ellerimizle
dokunacağız gövdelerine. Yıllar yıllar geçti üstünden ya, hâlâ dimdik durmanın
nasıl bir şey olduğunu soracağız onlara. Kulaklarımızı dayayıp gövdelerine, özsularını
dinleyeceğiz bir gün. “İşte!” diyeceğiz, “Yaşamak bunun adı.” Denizler
altındaki canavar kaptan, Nemo’ya yenilecek ve kitap mutlu sonla bitecek.
Hislerimi yazı ile anlatmakta daha iyiyim galiba, belki bir gün mektup yazarım
eski usul.
Bir deniz kıyısında oturacağız bir gün; hiçbir şey
yapmadan, öylesine telaşsız. Biz bunu hak ettik, değil mi? Denize bakacağız,
yüzümüzü güneşe vereceğiz; “Bu yaşamdı!” diyeceğiz eve dönerken. Oradaydık,
yaşadık, biz vardık… Elimizi denize
koyup, bu şöleni kutlayacağız. Bizim tuzumuz onunkine karışacak. Ama izin
vereceğiz bir imza atmak, bir kanıt bırakmak için, öyle değil mi? Tıpkı
sevdiğimiz ağaçlar gibi, inadına dimdik duracağız. Bir sen mi kaldın ufacık
boyunla bütün masalları haksız çıkaracak. Bu ne cüret hanımefend
30 Haziran 2017 Cuma
25 Haziran 2017 Pazar
YALNIZLIĞIN CAN SIKMAYAN HALLERİ…
Sabah uyandığımda gün henüz aydınlanmamış. Doğu tarafında
küçük bir ışıltı gökyüzünde degrade bir laciverte bürünüyor. Kuşlar uyanmış
ötüşüyorlar, cıvıl-cıvıl ortalık. Onlar birbirleriyle konuşurken, benim
konuşabileceğim kimse henüz yok…
Evimin etrafındaki komşularda
küçük hareketlenmeler başlamış. Köyde bayram da olsa, seyran da olsa
sorumlulukların vardır. Önce sahip olduğun diğer canlı varlıklara bakacaksın.
Kedilerin maması verildi, köpeğin önüne su ve yiyebileceği bir şeyler
bırakıldı. Ördeklerin kapısı açıldı koşturarak havuzlarına doğru koştular.
Tavukların suyu tazelendi, yemleri kaplarına konuldu. Bugün ilk defa kümesin
kapısı açık bıraktım, etrafı tanımaya çalışıyorlar. Bu arada önlerine çıkan
börtü-böcek ne varsa toplamaya başladılar bile. İçlerinden bir tanesi henüz
güneş çıkmadan yumurtluyor, diğerleri öğlenden sonra yumurtlayacaklar.
Yumurtayı sıcak-sıcak altında alıp kırıyorum, akını biraz akıtıp kalanını
yutuyorum. Bunu huy edindim. Bıldırcınım diğer kuşlarla karşılıklı ötüşmeye
başladı bile. Etrafta pastoral bir senfoni çalıyor sanki.
Evin önünden komşular geçmeye
başladılar bile. İstikametleri cami, bayram namazı kılacaklar. Kiminin elinde
bayramlık kıyafetleri ile çocukları, kiminin elinde torunları. Torunu olanlar
başka bir sevinç içindeler; “torun sevgisi başka olmalı” diye düşünüyorum.
Sahip olduğum diğer canlılarıma baktıktan sonra sıra bana geldi. Önce şeker
ölçümü; gayet iyi 104. Sonra aç karnına içilecek ilaçlar ve sonrasında da sabah
kahvesi, yanında bitter çikolata. Huzurlu olmaya çalışıyorum ama içimde küçük
de olsa kıpırdanan huzursuzluk var: yalnız olma hali beni bayram sabahlarında
hep hüzünlendirmiştir. Buralarda kendimi yalnız ve birçok sevdiğimden uzakta,
annemden, çocuklarımdan ayrı… Yağmurda ıslanmış terk edilmiş kedi yavrusu
gibiyim. Onun gibi titriyorum.
Güneş, yüzünü göstermeden önce
gökyüzünü turuncuya boyamaya başlamış bile. Belli ki Orhan Veli herkesten önce
kalkmış, yırtılan gökyüzünün yırtıklarını tamir etmiş, kimini yamamış, mavi
boyası elinde gökyüzünü boyamaya başlamış bile. Gökyüzünü boyamak isteyenler
yine geç kalmışlar. İşte böyle bir sabahın şahidiyim. Dakikalar geçtikçe hava
ısınmaya başlıyor. Bostanı kontrol ediyorum, her şey güzel görünüyor ama yabani
otlar büyümeye başlamışlar bile. Belli ki yarın çapa yapılacak. Eve dönüyorum,
ortalık hala sessiz. Şu anda saat 10.46 ve hala uyuyorlar. Sıkıldım artık, inat
ettim ne kadar sıkılsam da onları uyandırmayacağım; bakalım ne zaman
kalkacaklar.
En iyisi bahçeye çıkıp, gölge bir
yerde bir şeyler okumalı, en iyisi bu…
Günaydın…
İyi bayramlar
Ömer L. Bakan
250620171450
14 Mart 2017 Salı
"ALDATTIM SENİ"
Şaşırma!
Buz
gibi bir gerçek bu,
Aldattım
seni.
Hem
de hiç gözümü kırpmadan aldattım…
Önce
düşündüm senin yerine kimi koyabilirim diye. Uzun sürmedi. O gün senin yerine
birini koydum. Tenini paylaştığım kimdi senin teninde? Kimi öptüm dudaklarından
senin dudaklarında? Kimi okşadım da o an için unuttum seni? Kimdi kulağına
fısıldadığım aşk sözcükleriyle gözleri parlayan kadın? Ben mi hak etmiştim onu
yoksa sen mi beni itmiştin ona?
Hatırlamıyorum…
Ama
bil ki aldattım seni. Çok ama çok eminim bundan. Bu, senin bendeki yokluğun
kadar acı bir gerçek. Belki de kendimle bir hesaplaşmaydı bu. Sana bu kadar
değer vermem doğrumuydu, bilmiyorum. Seni sensiz yaşadım uzun zamandır. Sıcak
bir elin tenime dokunuşu iyi gelir diye düşündüm. Hani bazı anlar çaresiz
kalırda tutunabileceğin ilk ele sarılırsın ya umutla, işte öyle. Bu da öyle bir
şeydi işte. Çaresizliğim son bulacaktı ya da öyle olacağını umdum. Tenine
dokunamama özlemim bitecekti sanki. Hayata tekrar sevgi dolu gözlerle
bakacaktım, bunun için dokundum o tene.
Açtım
hem de çok aç.
Yanlış
anlama!
Tenine
değil, sana açtım.
Gözleri…
Belki senin gözlerine benziyordu. Bu
yüzden mi seni onda görmüştüm, bilmiyorum. Yoksa adı… Belki de senin adına benziyordu,
bilmiyorum. Belki de sesi… Sanki hiç yabancı gelmiyordu, bilmiyorum. Elindeki
kadehi dudaklarına götürürken göz göze gelmiştik onunla. Belki de senin gibi
içiyordu, bilmiyorum. Orada öylece bakakaldık birbirimize. Sonrasında saatlerce
konuştuk hiç sıkılmadan. Ne konuştuk, onu da bilmiyorum. Yoksa… Yoksa senimi
anlattım ona? Hayır. Sarhoş değildim. Çünkü içmenin çare olmadığını biliyorum.
Zaten içki uzun süredir de etki etmiyor bana. Saatlerce, günlerce hatta aylarca
içsem bile devrilmiyorum. Dimdik ayaktayım. Devrilen sadece şişeler, kadehler,
masalar. Ben yine ayaktayım.
Ne
yaptın sen bana?
Seni
ne zaman unutmak istesem, daha da kazınıyorsun beynime, yüreğime, ruhuma. İşte
bu yüzden… Bu yüzden her şeyin farkındayım. Unutamıyorum, olmuyor işte. Sana
bunu bu kadar kolay söyleyebileceğimi sanmıyordum. Aldattım seni! Yıllardır hiç
kimsenin kalbime girmesine izin vermeyen ben, bu gece hiç tanımadığım bir
kadına nasıl teslim ettim kendimi, şaşıyorum. Ve hala inanamıyorum. Nerede
olduğunu hatırlayamadığım bir yerde, bir daha giremeyeceğim bir yatak odasında…
Hatta… Hatta adını bile sormadığım biriyle uyandım o kara bulutlu sabahın ilk
ışıklarında. Hava aydınlandıkça dünyam kararıyordu.
Bakıyorum…
Bakıyorum
o birlikte olduğum beden sana ait değil. Bu o kadar acı verici ki inanamazsın.
Yavaşça kalkacağım yataktan. Uyanmasını istemediğim o beden yanımda sere serpe,
bense acılar içindeyim senin yüzünden. Adını hiç hatırlayamadığım o yerden, o
bedenden ve sensizlikten, yavaşça uzaklaşıyorum yine sensizliğe doğru. İşte
bende aldatan adamlardan biriyim artık. O yüzden ben, ben değilim.
Mutlu
musun şimdi?
Dışarıdaki
herkes kadar biriyim; ne bir eksik, ne bir fazla. Beni de herkes gibi yaptığın
için utanmalısın. Ama nerde sende o yürek! Sahtekârsın, oynuyorsun… Onun için sana
karşı en ufak bir suçluluk duygusu hissetmiyorum, bilesin.
Ben…
Ben
bir suçluluk duygusu hissetmeliyim. Ama yok. Yok… Kim bilir, belki de seni
suçluyorumdur beni sensiz günlere mahkûm ettiğin için. Belki de kendi
suçluluğumdan kaçmak için… Bir kaçış, bir yok oluş… Sensizliğe alışmak çok zor
olsa da tek yol bu belki de. Dışarı çıktığımda yaşadıklarıma dair hiçbir şeyin
önemi kalmayacak. Aldattım seni.” Senin
olmayan o bedeni bir daha asla görmeyeceğim. Dışarı
çıktığımda… Evet, dışarı çıktığımda hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşamamış
gibi davranacağım. Neden diye sorduğunda ise şunu söyleyeceğim: “Bende birazcık
olsun eksilmedin. Seni biraz unutabilseydim eğer, kendimi dün gece
yaşadıklarımdan dolayı daha çok suçlu hissedebilirdim. İşte yine aynı
noktadasın ve ben yine seni doyasıya yaşamaya devam ediyorum.“
“Ama…
Ama yinede bil istedim.
KARAR VERİLDİ, BERAATİNE
Sanat ve siyaset. Aslında birbirlerinden çok da
ayrı olmayan bir arada anılan kullanılan tatları hayatın. Maalesef ki günümüzde
siyaset sanatı öldürmek için kullanılıyor. Siyasetle sanatlar hiç ediliyor.
Nazım Hikmet, Türk ve dünya edebiyatı için önemli bir şair, önemli bir isim.
Geç de olsa sahiplenebildiğimiz Türk şairin ölüm yıl dönümünde şiirlerine,
kendisine yazılan şiirlere ve hayat öyküsüne yer veriyoruz.
Nazım Hikmet, tam adıyla Nazım Hikmet Ran,
lakabı "Güzel Yüzlü Şair"dir.
(d. 20 Kasım 1901 ya da 15 Ocak 1902, Selanik - ö. 3 Haziran 1963, Moskova) Türk şair
ve oyun yazarı. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk
şiirinin öncüsü. Uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl'ın ilk
yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Eserleri
birçok yabancı dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova'da bulunmaktadır.
Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olup ayrı ayrı toplam 11 davadan
yargılanmıştır.
Eserleri
birçok ödül almıştır. Ancak Türkiye'deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha
sonra Moskova'ya gitmiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.
1938'de
şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nazım Hikmet
şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya
çıkmıştır.
Üslubu ve
başarıları
İlk
şiirlerini hece vezni yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer
hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece vezni ile yetinmemeye ve
şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk
yıllar olan 1922-1925 arası bu arama tepe noktasına ulaştı. O dönemdeki birçok
şairden farklıydı.
Hece
vezninden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest vezni
benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden
esinlendi. Şiirlerinden birçoğu müzisyen Zülfü Livaneli tarafından bestelendi.
Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı
ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı.
Birkaç şiiri ise Yunanlı besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca
bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca tarafından
bestelenmiştir.
Ailesi
Babası,
Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi
Ayşe Celile Hanım'dır.
Çok güzel ve
alımlı bir kadın olan Celile Hanım, bir dilci, eğitimci olan Enver Paşa'nın
(Mustafa Celalettin Paşa'nın oğlu) kızıdır. Evinde piyano çalan, ressam
denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Annesinin
baba tarafından dedesi, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı
İmparatorluğu'na göç eden Polonezlerden Konstantin Borzecki'dir. Bu göçün
ardından Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celaleddin Paşa adını almış ve
Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmıştır. Türk tarihinde önemli bir eser
olan "Les Turcs anciens et meternes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır.
Nazım Hikmet anneannesi tarafından da kuzey Kafkasya Çerkezlerindendir.
Babası
Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye'de (Dışişleri) çalışan bir memurdur.
Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur.
Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi
Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten
ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir
iş, hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet
Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de nihayetinde iflâsla neticelenir ve
hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden
Hariciye'ye (Dışişleri) atanır.
Hayat
Selanik'te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum
tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak
kaydettirildi.
İlk şiiri Feryad-ı
Vatan’ı 1913'te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başlar.
1917'de Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girer. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için
Anadolu'ya geçer. Fakat sağlık nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kalır.
Bu sırada Hamidye Kruvazörü'nde güverte subayıdır.
Bolu'ya
öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu
Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921'de
gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur ve komünizm ile tanışır.
1924'te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’ sahnelenir. O yıl
Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Dergide yayınlanan
şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler
Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve Türkiye'ye geri döner. Bu
kez Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis
cezasına çarptırılır. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve
öldürüleceği endişesiyle Sovyetler Birliğine gitmek zorunda kalır. 25 Temmuz
1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca ülke vatandaşlığından çıkarılır ve Nazım
Hikmet, mecburen büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)'nın
memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçer ve Borzecki soyadını alır.
Moskova'da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden ölür.
Davaları ve
sürgün
1925
yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı.
1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay
hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12
yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında
vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli
izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya
çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25
Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından
çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki
yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova'da
yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa (Paris),
Havana, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar
düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları
yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların
bir kısmı bugüne ulaşmıştır.
Ölümü ve
sonrası
3 Haziran
1963 sabahı saat 06.30’da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden
apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi
sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan
törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak
kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı'nda (Новодевичье кладбище)
gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan
rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.
2006 yılında
Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir
düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet'in
Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen
Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve
Nazım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.
Şair Nazım
Hikmet'in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye'nin torunu Kerem Bengü
tarafından, Piraye'nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve
3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.
Yeniden
vatandaşlığa alınması
2009 yılının
5 Ocak Günü "Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin
Bakanlar Kurulu kararının yürürlükte kaldırılmasına ilişkin önerge"
Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı.
Nazım'a
yeniden Türk vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname
hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü
yaptığı açıklamada, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Nazım Hikmet'in
yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu'nca oylanarak
kabul edildiğini söyledi.
Bakanlar
Kurulu'nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmi
Gazete'de yayınlandı ve Nazım Hikmet, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.
Nazım Hikmetin vatandaşlığa alındığı günün ertesinde ise hiç bir köşe yazısına
konu edilmedi.
9 Mart 2017 Perşembe
“ELVEDA SEVDİKLERİM…”
20.yy’da Amerika’da resim
sanatını değiştirmiş, soyut dışavurumcu akımın öncüsü olmuş bir ressamın Tate
Galeri’sindeki retrospektif toplu sergisini kaçırmak istemeyecek birkaç Londra
yolcusu için yazıyorum bu yazıyı veya bu yazıda bahsi geçen sanatçının
hayatını merak edecek ve bu hayatın bizim hayatımızla kesiştiği noktaları
yüreğinde hissedebilecek okuyucular için…
21 Temmuz 1948'de New York'un
banliyölerinden birinde bir atölyede kendini asmış olarak bulunduğunda 46
yaşındaydı Arshile Gorki. Bıraktığı kâğıtta 'elveda sevdiklerim' diyordu. Ve
Jackson Pollock, de Kooning gibi modern resim ustalarına öncülük etmiş ve
Amerika'da modern resimde yeni bir yüzyılı başlatmış bu büyük ressam 1902
yılında Van gölü kıyısında bugünkü Gevaş sınırlarındaki bir sahil köyünde
Vostanig Manoog Adoyan olarak doğmuştu. Sahilde çocukken çizdiği şekillerde
uzun uzun kalakalırmış etraftaki köylüler. Yıllarca birbirlerine
anlatadurmuşlar bu çocuğun duvarlara, kumlara çizdiği şekilleri. Yoksulluk
dayanılmaz bir hale gelince küçük Vostanig'in babası annesini ve kız kardeşini
bırakarak Amerika'ya göçmüş 1910 yılında. 1915 yılında ise hala izlerini
gölgemiz gibi taşıdığımız, hayaletimiz haline gelmiş bir karanlık dönemden
kaçabilmek için Vostanig annesi ve kız kardeşiyle Sovyetler Birliği'ne,
Erivan'a giderler. 1919 yılında açlık anneyi alır götürür bu dünyadan ve iki
kardeş babalarını bulmak üzere 1920 yılında o zamanki adıyla
Konstantinopolis üstünden Atina'ya geçer ve gemiyle New York'a giderler.
Babayla yaşadığı birkaç yıl sonrasında Vostanig kendi dünyasını kendi
kurmaya başlar ve önce babasını sonra adını terk eder ve çok sevdiği Rus yazar
Gorki'nin ismini alır kendine. New York'un bohem yaşantısında şehrin en ilgi
çeken gençlerinden biri olmuştu ama doğduğu yıldan doğduğu yere kadar sürekli
değiştirdiği hayat hikâyesiyle tam bir bilinmezdi birçok kişi için. Örneğin
Londra'daki sergide de gördüğümüz bir dizi resmine verdiği Khorkum isminin
kurmaca bir başlık olduğunu düşünmüştü eleştirmenler. Oysa yıllar sonra bunun o
Van Gölü kıyısındaki doğduğu köy olduğu çıktı ortaya. Bazen bile isteye, bazen
istemeden ama kendi kurduğu yapmaca yüzünden kendine ait birçok şeyi inkâr
etmek zorunda kalan bu sancılı adamın acısını anlamamak mümkün mü? Ne annesi,
ne babası, ne köyü ne de ülkesi vardı artık. Yıllarca insanlar, yazar
Gorki'nin yeğeni ve Soçi doğumlu olarak bildiler bu uzun boylu posbıyıklı esmer
Anadolulu delikanlıyı. Taa ki 1932 yılında yaptığı bir resme kadar; taburede
oturan başörtülü bir anne ve onun yanında 10 yaşlarında ayakta bir erkek çocuğu
tablosu. Bu resim Van'dan kaçmadan önce annesiyle çektirdikleri ve yıllar sonra
New York'da bulduğu eski bir fotoğrafın yağlıboya çalışmasıydı. Ve bir
süre aynı temaya farklı versiyonlarla devam etti. Ama hikâyenin en
gerçek yanı, bu resmin, başlarına gelen trajedilerle yüzleşme ifadesinden
ziyade, kendi geçmişiyle ikonik bir barışma töreninin dışavurumu olmasıydı.
Artık annesi vardı, doğduğu köy tekrar hayatındaydı Gorki'nin. İsmi ve Ermeniliği
hariç... Sözünü ettiğimiz bu anne-çocuk portrelerinden bir tanesi Londra'daki
galeriye girince tam karşımızda bizi bekliyor, derinden derine içimize akıyor
ve alabildiğince sorguluyor. Kaybolmuş hayatlar, kaybolmuş
hayaller karşımızda duran. Hangi oğul yaralanmaz bundan, hangi anne
duyarsız kalabilir bu ayrılıklara; bitmeyen ve bitmeyecek ayrılıklara. Ve
serginin bir başka dokunaklı resmi de sanırım ' mutfak önlüğü '
isimli çalışma. Vasdonig küçükken başını annesinin önlüğüne dayarmış
ve önlüğün renkleri ve kokuları arasında kendi hikâyelerini hayal edermiş.
Annesinin elleri, çocuğunun başını önlüğüne bastırdıkça Vastonig’in dalıp
gitmesi uzar ve öylece kalakalırmış. Bu önlüğün portresinde anne kokusunu, nasırlı
ellerin sıcaklığını ve yitmiş gitmiş bir çocukluk ülkesinin son izlerini
görüyoruz. Ve bu çalışmanın Gorki'nin, Cezanne, Picasso ve Miro etkisinden
sıyrılıp, kendi özgünlüğünü kurmaya başladığı ilk resimlerinden, biri olduğunu
öğreniyoruz.
1948 yılına gelindiğinde stüdyosunda
büyük bir yangın sonucu son yaptığı eserlerin önemli bir kısmı yanmış, kansere
yakalanmış, karısı ve çocukları evi terk etmiş ve bir araba kazasında boynunu
çeviremeyecek hale gelmişti.
“Elveda sevdiklerim…”
Evet,
kendini asmış olarak bulduklarında bu not kâğıdı duruyordu masada. Tam da
İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir dünyanın yaratıcısı rolüne soyunmuş, soğuk
savaş yıllarının özgür iradeli ve bağımsız kafalı iddiasındaki
Amerika'nın genç ve yeni şampiyonlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde bırakıp
gitmesi hiç de hoş olmamıştı Amerikalı sanat çevreleri ve politikacıları için.
Yaşarken benimseyemediği yurttaşlığını, ölürken ayarlayamadığı zamansızlıkla
bir kez daha reddetmişti. Amerika'nın sesi olamayacaktı maalesef.(?) Bir kez
daha vatansız, bir kez daha kimliksizdi…
Levent
KURUMLU
7 Mart 2017 Salı
SOHBET: TAHİR KASIMOV
Tahir
Kasımov Kimdir?
1978 yılında Azerbaycan'ın Bakü
şehrinde doğup büyüyen sanatçı, ilk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı.
1988 yılında Bakü'de bulunan T. İsmailov Çocuk ve Gençler Sanat okuluna
başladı. 1992 yılına kadar sanat okulunda eğitim alarak, aynı yıl Azerbaycan
Devlet İnce Sanat ve Medeniyet Üniversitesine, Dekoratif Tatbiki Sanatlar
Fakültesi, Sanatsal Metal Bölümünü kazandı. 1998 yılında aynı okuldan mezun
olarak sanatsal çalışmalarını serbest olarak sürdürdü. 2000 yılından itibaren
çalışmalarına Türkiye’de devam eden sanatçı, Anar Eyni ve Mutluhan Taş’la
beraber anıtsal heykel alanında çalışmalar yaptı. 2003 - 2004 yılları arasında
Afyon Kocatepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim görevlisi
olarak görev aldı. Azerbaycan ve Türkiye'de 8 kişisel sergi açmakla birlikte
birçok karma sergiye de katıldı. Halen Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar
Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmalarına devam
etmektedir.
Siz,
Sanatsal Metal Bölümünden mezun oldunuz ve hala Anıt Heykel üzerine çalışmalar
yürütüyorsunuz; ancak açmış olduğunuz sergileriniz resim ağırlıklı. Bu fark
sizce bir çelişki sayılabilir mi?
Aslında bu bir çelişki olarak
nitelendirilemez. Çünkü sanata meyilim resimle başladı, üniversiteye girinceye
kadar da aynı yönde devam ettim. Üniversite sınavlarına başvurduğum yıl, Resim
ve Heykel bölümüne öğrenci alımı 1 yıllığına dondurulmuştu. Bende her ikisinde
bünyesinde barındıran Sanatsal Metal bölümünü tercih ettim. Küçük ebatlı tezgâh
heykeltıraşlığı ile tanışmamda o yıllarda başladı. İlerleyen zaman içerisinde,
aynı üniversitenin heykel bölümünden arkadaşım olan Anar Eyni ile yapmış
olduğum ortak çalışmalarla heykel sanatına olan yakınlığım artarak devam etti.
Yapmış olduğumuz bu ortak çalışmalar, benim Anıtsal Heykel alanında yeni
projeler ve uygulamalarıma zemin hazırladı. Ben burada önemli bir noktayı
belirtmekte fayda görüyorum; “resim ve heykel birbirinden ayrılmaz bir bütünün
parçalarıdır.” Resim ve anatomi bilgisi olmayan bir heykelden bahsetmek de
mümkün değildir. Bir heykeltıraş iyi bir desen ve anatomi bilgisine sahip
olmadan asla heykel yapamaz; dolayısıyla benim resim çalışmalarım, yapmış
olduğum heykellerinde bir nevi hazırlık aşamasıdır denilebilir.
Hocam,
o halde yapmış olduğunuz resimlere, yine
yapmış olduğunuz heykellerin bir eskizi demek de mümkün olabilir mi?
Tam olarak öyledir demek eksik
olur; çünkü yaptığım her resim, heykel için bir altyapı niteliği taşımıyor.
Resim ve heykel her ne kadar birbirinden ayrılması mümkün olmayan bütünün
parçaları sayılsa da her iki sanat dalının da kendi içinde olmazsa olmaz farklı
disiplinleri de söz konusudur. Ancak; heykel için hazırlamış olduğum bazı
eskizlerimi resimlerim içinde; resim için yaptığım bazı kompozisyonları da
heykellerimde kullandığım oluyor.
O
halde size sorularımızı resim ve heykel çalışmalarınızı ayırarak soralım
isterseniz. Yapmış olduğunuz resimlerinizde genelde hangi konuları
işliyorsunuz?
Geçmişe ve bugünümüze
baktığımızda birçok sanatçı, sanat hayatının belli dönemlerinde farklı tarz ve
üsluplarda eserler vermişlerdir. Çok az sanatçı sanat hayatını tek bir tarzda
yapmış olduğu çalışmalarla sürdürmüştür. Ben de birçok sanatçının yapmış olduğu
gibi dönem dönem farklılıklar gösteren çalışmalara imza attım. Ancak; Fuzuli
konusuna bugüne kadarki sanat hayatımın gelişim ve üretim sürecinde aralıklarla
dönerek, yeniden yorumlamalarda bulundum. Eğer o an, desen çalışmak istiyorsam
desen ağırlıklı resimler yaptım, suluboya ile çalıştığım fırtına ve gemiler
konusu meşgul etti bir müddet zihnimi, sonra tasavvuftaki Aşk ile ilgili
çalışmalarım oldu, zaten Fuzuli konusuna tekrar tekrar dönmemin altında yatan
sebepte; Fuzuli’nin aşk tanımlamasını
ondan daha iyi anlatan birinde bulamamamdan kaynaklanıyor. Yani anlatmak
istediğim şu ki; bence sanat herhangi bir çerçeveye ve kalıba
sığdırılmamalıdır. Bir konuya veya bir tarza bağlı kalarak üretmekte benim için
bir sınırlama anlamı taşıyor. O halde;
Mevlâna’nın da dediği gibi:
Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi
Her gün bir yere
Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş
Dünle beraber
Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım
Ne iyi
Her gün bir yere
Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş
Dünle beraber
Gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım
Sizin
kitap resimlemeleriyle de uğraştığınızı biliyoruz; bununla ilgili ne söylemek
istersiniz?
İllüstrasyon çalışması en ilginç
alanlardan birisidir. Hele ki konu tasavvuf olursa... Bizim de ilk illüstrasyon
çalışmamız “Rumi ve Aşkın Terapi” isimli kitap üzerineydi. Bizim diyorum çükü
bu çalışmayı sanatçı arkadaşlarım Mutluhan Taş ve Anar Eyni ile birlikte
tamamladık. Tasavvuf konulu hikâyeleri normal bir hikâye gibi resimlemek de
mümkündür ancak; bu durumda mana ve anlam değil sadece hikâyedeki gidişattan
bir kesit anlatılabilir. Biz ise kitaptaki mesneviden alıntılara dikkat çekerek
oradaki manayı anlatmaya çalıştık. Tasarım konusunda kararlarımız ortak alındı.
Her bir konuyu anlatabilmek için ayrı semboller bulduk.
Bundan başka, Konya Büyükşehir
Belediyesi’nin çocuklar için hazırlamış olduğu 5 ciltlik Mesnevi hikâyelerinin
illüstrasyonlarını ve Ömer Seyfettin, Mehmet Akif Ersoy, Cheov gibi yazarlardan
seçilmiş 10 esere 10'ar adet illüstrasyonlar yaptım.
2000
yılından bu yana Türkiye’de anıtsal heykeller yaptığınızı söylediniz.
Türkiye’de şimdiye kadar kaç anıtta çalıştınız?
Bunun sayısını söylemek
gerçekten çok güç. Yanılmıyorsam 60'a yakın eseri ben ve arkadaşlarım ortak
olarak çalıştık, ama bireysel olarak da, Tarsus Eshab-ı Kehf Anıtı, Konya
Adalet Sarayı ve Hukuk Fakültesi önündeki Themis Anıtı(Adalet Tanrıçası), Selçuk
Üniversitesi Kampus alanında Selçuklu Anıtı, Mehmet Akif Ersoy Büstü, Lokman
Hekim Heykeli gibi anıtları yaptım.
Buna
ilaveten küçük tezgâh heykelleri ile çalışmalarıma devam etmekteyim.
24 Şubat 2017 Cuma
SABAHATTİN ALİ
25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine
Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası, piyade yüzbaşısı
Cihangirli Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi
dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli
okullarında tamamlamıştır (1921).Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde
olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler
geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen
Okulu'na giren Sabahattin Ali,
beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur
(1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim
Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur
(1928 - 1930). Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca
öğretmenliği yapmıştır.
Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında
Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm
olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü
dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden
çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin
Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını
istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden
vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık Dergisi’nde
"Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e
bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne
alınmış, Ankara 2. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye
Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali
dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10
Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve
başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra
Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).
"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi
kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu
bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944
yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı
duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek
gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya
gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında
tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa,
Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır
(1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla
karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef"
İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları
hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin
Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış,
karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne
Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi
verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç,
bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi."
Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde
üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp,
yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş,
alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca
Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin
adlı kaçakçı tarafından Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde öldürülmüştür
(2 Nisan 1948). Sabahattin Ali'yi
öldürdüğünü itiraf eden ve CHP üyesi ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia
edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkan
aftan yararlanarak serbest kalmıştır.
Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin
Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya,
başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın
çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin
Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri
Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok
tanınan bir yazardır.
YAZARLIĞI
Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece
vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini
Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan Dergisi’nde
yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de
yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali,
öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikâyesi" Resimli
Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım
Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf
edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri
taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda
köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir
unsuru olan ormanın muğlâk, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir
aydınlık içinde görüyoruz".
Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten
çıktıktan sonra, özellikle Varlık Dergisi’nde yayımladığı "Kanal,
Kırlangıçlar, Arap Hayri, Pazarcı, Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle
dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni
bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile
getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları
küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı,
gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
Sabahattin
Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr
(1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hâkimiyeti
Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk
edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli
muvaffak neticeler vermiş ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi
elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve
sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması,
bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından
sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley',
'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes
tarafından bilinir.
Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir
oyunda tefrika etmiş (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.
Şiir
Yapıtları
Dağlar ve Rüzgâr (1934 - Yeni Eklerle 1943).
Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte (1937) Bütün şiirleri
Öyküleri
- Değirmen (1935)
- Kağnı (1936)
- Hanende Melek (1937)
- Ses (1937)
- Kağnı - Ses (1943 - İki Kitap Birlikte)
- Yeni Dünya (1943)
- Sırça Köşk (1947).
- Kamyon
Romanları
- Kuyucaklı Yusuf (1937)
- İçimizdeki Şeytan (1940)
- Kürk Mantolu Madonna (1942).
Bende
hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi
Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi
Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi
Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi
Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi
Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi
Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi
Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi
Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi
Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi
Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi
Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi
Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi
burda
çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.
avluda volta vururum
kah düşünür otururum
türlü hayaller görürüm
geçmiyor günler geçmiyor.
dışarıda mevsim baharmış
gezip dolaşanlar varmış
günler su gibi akarmış
geçmiyor günler geçmiyor.
gönülde eski sevdalar
gözümde dereler bağlar
aynadan hayalin ağlar
geçmiyor günler geçmiyor.
yanımda yatan yabancı
her söz zehir gibi acı
bütün dertlerin en gücü
geçmiyor günler geçmiyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.
avluda volta vururum
kah düşünür otururum
türlü hayaller görürüm
geçmiyor günler geçmiyor.
dışarıda mevsim baharmış
gezip dolaşanlar varmış
günler su gibi akarmış
geçmiyor günler geçmiyor.
gönülde eski sevdalar
gözümde dereler bağlar
aynadan hayalin ağlar
geçmiyor günler geçmiyor.
yanımda yatan yabancı
her söz zehir gibi acı
bütün dertlerin en gücü
geçmiyor günler geçmiyor
geçmedi
yare sözümüz
yollarda kaldı gözümüz
yere sürüldü yüzümüz
böyleymiş karayazımız.
çiçekler açılmaz oldu
pınarlar içilmez oldu
yar bize gülmez oldu
böyleymiş kara yazımız.
yalnız ona yar demiştik
onda bir şey var demiştik
o bizi anlar demiştik
böyleymiş kara yazımız.
hey gönül gene bu gece
kederim geceden yüce
gel susalım beraberce
böyleymiş kara yazımız.
yollarda kaldı gözümüz
yere sürüldü yüzümüz
böyleymiş karayazımız.
çiçekler açılmaz oldu
pınarlar içilmez oldu
yar bize gülmez oldu
böyleymiş kara yazımız.
yalnız ona yar demiştik
onda bir şey var demiştik
o bizi anlar demiştik
böyleymiş kara yazımız.
hey gönül gene bu gece
kederim geceden yüce
gel susalım beraberce
böyleymiş kara yazımız.
Beni
en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.
Anlıyamam kederimi,
Bir ateş yakar derimi,
İçim dar bulur yerimi,
Gönlüm dağlarda bunalır.
Ne kış, ne yazı isterim,
Ne bir dost yüzü isterim,
Hafif bir sızı isterim,
Ağrılar, sancılar gelir.
Yanıma düşer kollarım,
Görünmez olur yollarım,
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir...
Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli...
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür.
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.
Anlıyamam kederimi,
Bir ateş yakar derimi,
İçim dar bulur yerimi,
Gönlüm dağlarda bunalır.
Ne kış, ne yazı isterim,
Ne bir dost yüzü isterim,
Hafif bir sızı isterim,
Ağrılar, sancılar gelir.
Yanıma düşer kollarım,
Görünmez olur yollarım,
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir...
Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli...
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür.
Başım
dağ saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.
Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.
Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Elleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.
Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.
Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.
Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Elleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.
Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













