14 Mart 2017 Salı

"ALDATTIM SENİ"





Şaşırma!  
Buz gibi bir gerçek bu,
Aldattım seni.
Hem de hiç gözümü kırpmadan aldattım…
Önce düşündüm senin yerine kimi koyabilirim diye. Uzun sürmedi. O gün senin yerine birini koydum. Tenini paylaştığım kimdi senin teninde? Kimi öptüm dudaklarından senin dudaklarında? Kimi okşadım da o an için unuttum seni? Kimdi kulağına fısıldadığım aşk sözcükleriyle gözleri parlayan kadın? Ben mi hak etmiştim onu yoksa sen mi beni itmiştin ona?
Hatırlamıyorum…
Ama bil ki aldattım seni. Çok ama çok eminim bundan. Bu, senin bendeki yokluğun kadar acı bir gerçek. Belki de kendimle bir hesaplaşmaydı bu. Sana bu kadar değer vermem doğrumuydu, bilmiyorum. Seni sensiz yaşadım uzun zamandır. Sıcak bir elin tenime dokunuşu iyi gelir diye düşündüm. Hani bazı anlar çaresiz kalırda tutunabileceğin ilk ele sarılırsın ya umutla, işte öyle. Bu da öyle bir şeydi işte. Çaresizliğim son bulacaktı ya da öyle olacağını umdum. Tenine dokunamama özlemim bitecekti sanki. Hayata tekrar sevgi dolu gözlerle bakacaktım, bunun için dokundum o tene.
Açtım hem de çok aç.
Yanlış anlama!
Tenine değil, sana açtım.
Gözleri…  Belki senin gözlerine benziyordu. Bu yüzden mi seni onda görmüştüm, bilmiyorum. Yoksa adı… Belki de senin adına benziyordu, bilmiyorum. Belki de sesi… Sanki hiç yabancı gelmiyordu, bilmiyorum. Elindeki kadehi dudaklarına götürürken göz göze gelmiştik onunla. Belki de senin gibi içiyordu, bilmiyorum. Orada öylece bakakaldık birbirimize. Sonrasında saatlerce konuştuk hiç sıkılmadan. Ne konuştuk, onu da bilmiyorum. Yoksa… Yoksa senimi anlattım ona? Hayır. Sarhoş değildim. Çünkü içmenin çare olmadığını biliyorum. Zaten içki uzun süredir de etki etmiyor bana. Saatlerce, günlerce hatta aylarca içsem bile devrilmiyorum. Dimdik ayaktayım. Devrilen sadece şişeler, kadehler, masalar. Ben yine ayaktayım.
Ne yaptın sen bana?
Seni ne zaman unutmak istesem, daha da kazınıyorsun beynime, yüreğime, ruhuma. İşte bu yüzden… Bu yüzden her şeyin farkındayım. Unutamıyorum, olmuyor işte. Sana bunu bu kadar kolay söyleyebileceğimi sanmıyordum. Aldattım seni! Yıllardır hiç kimsenin kalbime girmesine izin vermeyen ben, bu gece hiç tanımadığım bir kadına nasıl teslim ettim kendimi, şaşıyorum. Ve hala inanamıyorum. Nerede olduğunu hatırlayamadığım bir yerde, bir daha giremeyeceğim bir yatak odasında… Hatta… Hatta adını bile sormadığım biriyle uyandım o kara bulutlu sabahın ilk ışıklarında. Hava aydınlandıkça dünyam kararıyordu.
Bakıyorum…
Bakıyorum o birlikte olduğum beden sana ait değil. Bu o kadar acı verici ki inanamazsın. Yavaşça kalkacağım yataktan. Uyanmasını istemediğim o beden yanımda sere serpe, bense acılar içindeyim senin yüzünden. Adını hiç hatırlayamadığım o yerden, o bedenden ve sensizlikten, yavaşça uzaklaşıyorum yine sensizliğe doğru. İşte bende aldatan adamlardan biriyim artık. O yüzden ben, ben değilim.
Mutlu musun şimdi?
Dışarıdaki herkes kadar biriyim; ne bir eksik, ne bir fazla. Beni de herkes gibi yaptığın için utanmalısın. Ama nerde sende o yürek! Sahtekârsın, oynuyorsun… Onun için sana karşı en ufak bir suçluluk duygusu hissetmiyorum, bilesin.
Ben…
Ben bir suçluluk duygusu hissetmeliyim. Ama yok. Yok… Kim bilir, belki de seni suçluyorumdur beni sensiz günlere mahkûm ettiğin için. Belki de kendi suçluluğumdan kaçmak için… Bir kaçış, bir yok oluş… Sensizliğe alışmak çok zor olsa da tek yol bu belki de. Dışarı çıktığımda yaşadıklarıma dair hiçbir şeyin önemi kalmayacak. Aldattım seni.”                   Senin olmayan o bedeni bir daha asla görmeyeceğim. Dışarı çıktığımda… Evet, dışarı çıktığımda hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşamamış gibi davranacağım. Neden diye sorduğunda ise şunu söyleyeceğim: “Bende birazcık olsun eksilmedin. Seni biraz unutabilseydim eğer, kendimi dün gece yaşadıklarımdan dolayı daha çok suçlu hissedebilirdim. İşte yine aynı noktadasın ve ben yine seni doyasıya yaşamaya devam ediyorum.“

“Ama… Ama yinede bil istedim. 

KARAR VERİLDİ, BERAATİNE





Sanat ve siyaset. Aslında birbirlerinden çok da ayrı olmayan bir arada anılan kullanılan tatları hayatın. Maalesef ki günümüzde siyaset sanatı öldürmek için kullanılıyor. Siyasetle sanatlar hiç ediliyor. Nazım Hikmet, Türk ve dünya edebiyatı için önemli bir şair, önemli bir isim. Geç de olsa sahiplenebildiğimiz Türk şairin ölüm yıl dönümünde şiirlerine, kendisine yazılan şiirlere ve hayat öyküsüne yer veriyoruz.


Nazım Hikmet, tam adıyla Nazım Hikmet Ran, lakabı "Güzel Yüzlü Şair"dir. (d. 20 Kasım 1901 ya da 15 Ocak 1902, Selanik - ö. 3 Haziran 1963, Moskova) Türk şair ve oyun yazarı. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin öncüsü. Uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl'ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Eserleri birçok yabancı dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova'da bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olup ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmıştır.
Eserleri birçok ödül almıştır. Ancak Türkiye'deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha sonra Moskova'ya gitmiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.
1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nazım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıkmıştır.

Üslubu ve başarıları

İlk şiirlerini hece vezni yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece vezni ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk yıllar olan 1922-1925 arası bu arama tepe noktasına ulaştı. O dönemdeki birçok şairden farklıydı.
Hece vezninden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest vezni benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden birçoğu müzisyen Zülfü Livaneli tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunanlı besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca tarafından bestelenmiştir.

Ailesi

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır.
Çok güzel ve alımlı bir kadın olan Celile Hanım, bir dilci, eğitimci olan Enver Paşa'nın (Mustafa Celalettin Paşa'nın oğlu) kızıdır. Evinde piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Annesinin baba tarafından dedesi, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Polonezlerden Konstantin Borzecki'dir. Bu göçün ardından Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celaleddin Paşa adını almış ve Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmıştır. Türk tarihinde önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et meternes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Nazım Hikmet anneannesi tarafından da kuzey Kafkasya Çerkezlerindendir.
Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye'de (Dışişleri) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş, hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de nihayetinde iflâsla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye (Dışişleri) atanır.

Hayat

Selanik'te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirildi.
İlk şiiri Feryad-ı Vatan’ı 1913'te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başlar. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girer. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için Anadolu'ya geçer. Fakat sağlık nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada Hamidye Kruvazörü'nde güverte subayıdır.
Bolu'ya öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921'de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur ve komünizm ile tanışır. 1924'te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’ sahnelenir. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve Türkiye'ye geri döner. Bu kez Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle Sovyetler Birliğine gitmek zorunda kalır. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca ülke vatandaşlığından çıkarılır ve Nazım Hikmet, mecburen büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)'nın memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçer ve Borzecki soyadını alır. Moskova'da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden ölür.

Davaları ve sürgün

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova'da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa (Paris), Havana, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

Ölümü ve sonrası

3 Haziran 1963 sabahı saat 06.30’da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı'nda (Новодевичье кладбище) gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.
2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nazım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.
Şair Nazım Hikmet'in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye'nin torunu Kerem Bengü tarafından, Piraye'nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve 3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

Yeniden vatandaşlığa alınması

2009 yılının 5 Ocak Günü "Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükte kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı.
Nazım'a yeniden Türk vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü yaptığı açıklamada, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Nazım Hikmet'in yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu'nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu'nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlandı ve Nazım Hikmet, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu. Nazım Hikmetin vatandaşlığa alındığı günün ertesinde ise hiç bir köşe yazısına konu edilmedi.

9 Mart 2017 Perşembe

“ELVEDA SEVDİKLERİM…”





20.yy’da Amerika’da resim sanatını değiştirmiş, soyut dışavurumcu akımın öncüsü olmuş bir ressamın Tate Galeri’sindeki retrospektif toplu sergisini kaçırmak istemeyecek birkaç Londra yolcusu için yazıyorum bu yazıyı veya bu yazıda bahsi geçen sanatçının hayatını merak edecek ve bu hayatın bizim hayatımızla kesiştiği noktaları yüreğinde hissedebilecek okuyucular için… 




21 Temmuz 1948'de New York'un banliyölerinden birinde bir atölyede kendini asmış olarak bulunduğunda 46 yaşındaydı Arshile Gorki. Bıraktığı kâğıtta 'elveda sevdiklerim' diyordu. Ve Jackson Pollock, de Kooning gibi modern resim ustalarına öncülük etmiş ve Amerika'da modern resimde yeni bir yüzyılı başlatmış bu büyük ressam 1902 yılında Van gölü kıyısında bugünkü Gevaş sınırlarındaki bir sahil köyünde Vostanig Manoog Adoyan olarak doğmuştu. Sahilde çocukken çizdiği şekillerde uzun uzun kalakalırmış etraftaki köylüler. Yıllarca birbirlerine anlatadurmuşlar bu çocuğun duvarlara, kumlara çizdiği şekilleri. Yoksulluk dayanılmaz bir hale gelince küçük Vostanig'in babası annesini ve kız kardeşini bırakarak Amerika'ya göçmüş 1910 yılında. 1915 yılında ise hala izlerini gölgemiz gibi taşıdığımız, hayaletimiz haline gelmiş bir karanlık dönemden kaçabilmek için Vostanig annesi ve kız kardeşiyle  Sovyetler Birliği'ne, Erivan'a giderler. 1919 yılında açlık anneyi alır götürür bu dünyadan ve iki kardeş babalarını bulmak üzere 1920 yılında  o zamanki adıyla Konstantinopolis üstünden Atina'ya geçer ve gemiyle New York'a giderler. 
Babayla yaşadığı birkaç yıl sonrasında Vostanig kendi dünyasını kendi kurmaya başlar ve önce babasını sonra adını terk eder ve çok sevdiği Rus yazar Gorki'nin ismini alır kendine. New York'un bohem yaşantısında şehrin en ilgi çeken gençlerinden biri olmuştu ama doğduğu yıldan doğduğu yere kadar sürekli değiştirdiği hayat hikâyesiyle tam bir bilinmezdi birçok kişi için. Örneğin Londra'daki sergide de gördüğümüz bir dizi resmine verdiği Khorkum isminin kurmaca bir başlık olduğunu düşünmüştü eleştirmenler. Oysa yıllar sonra bunun o Van Gölü kıyısındaki doğduğu köy olduğu çıktı ortaya. Bazen bile isteye, bazen istemeden ama kendi kurduğu yapmaca yüzünden kendine ait birçok şeyi inkâr etmek zorunda kalan bu sancılı adamın acısını anlamamak mümkün mü? Ne annesi, ne babası, ne köyü ne de ülkesi vardı artık. Yıllarca insanlar,  yazar Gorki'nin yeğeni ve Soçi doğumlu olarak bildiler bu uzun boylu posbıyıklı esmer Anadolulu delikanlıyı. Taa ki 1932 yılında yaptığı bir resme kadar; taburede oturan başörtülü bir anne ve onun yanında 10 yaşlarında ayakta bir erkek çocuğu tablosu. Bu resim Van'dan kaçmadan önce annesiyle çektirdikleri ve yıllar sonra New York'da bulduğu eski bir fotoğrafın yağlıboya çalışmasıydı. Ve bir süre aynı temaya farklı versiyonlarla devam etti. Ama hikâyenin en gerçek yanı, bu resmin, başlarına gelen trajedilerle yüzleşme ifadesinden ziyade, kendi geçmişiyle ikonik bir barışma töreninin dışavurumu olmasıydı. Artık annesi vardı, doğduğu köy tekrar hayatındaydı Gorki'nin. İsmi ve Ermeniliği hariç... Sözünü ettiğimiz bu anne-çocuk portrelerinden bir tanesi Londra'daki galeriye girince tam karşımızda bizi bekliyor, derinden derine içimize akıyor ve alabildiğince sorguluyor. Kaybolmuş hayatlar,  kaybolmuş hayaller karşımızda duran. Hangi oğul yaralanmaz bundan, hangi anne duyarsız kalabilir bu ayrılıklara; bitmeyen ve bitmeyecek ayrılıklara. Ve serginin bir başka dokunaklı resmi de sanırım ' mutfak önlüğü ' isimli çalışma. Vasdonig küçükken başını annesinin önlüğüne dayarmış ve önlüğün renkleri ve kokuları arasında kendi hikâyelerini hayal edermiş. Annesinin elleri, çocuğunun başını önlüğüne bastırdıkça  Vastonig’in dalıp gitmesi uzar ve öylece kalakalırmış. Bu önlüğün portresinde  anne kokusunu, nasırlı ellerin sıcaklığını ve yitmiş gitmiş bir çocukluk ülkesinin son izlerini görüyoruz. Ve bu çalışmanın Gorki'nin, Cezanne, Picasso ve Miro etkisinden sıyrılıp, kendi özgünlüğünü kurmaya başladığı ilk resimlerinden, biri olduğunu öğreniyoruz.




1948 yılına gelindiğinde stüdyosunda büyük bir yangın sonucu son yaptığı eserlerin önemli bir kısmı yanmış, kansere yakalanmış, karısı ve çocukları evi terk etmiş ve bir araba kazasında boynunu çeviremeyecek hale gelmişti.
“Elveda sevdiklerim…”



Evet, kendini asmış olarak bulduklarında bu not kâğıdı duruyordu masada. Tam da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir dünyanın yaratıcısı rolüne soyunmuş, soğuk savaş yıllarının özgür iradeli ve bağımsız kafalı iddiasındaki  Amerika'nın genç ve yeni şampiyonlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde bırakıp gitmesi hiç de hoş olmamıştı Amerikalı sanat çevreleri ve politikacıları için. Yaşarken benimseyemediği yurttaşlığını, ölürken ayarlayamadığı zamansızlıkla bir kez daha reddetmişti. Amerika'nın sesi olamayacaktı maalesef.(?) Bir kez daha vatansız, bir kez daha kimliksizdi…

                                                                                                         

Levent KURUMLU

  

7 Mart 2017 Salı

SOHBET: TAHİR KASIMOV



               





Tahir Kasımov Kimdir?
                
1978 yılında Azerbaycan'ın Bakü şehrinde doğup büyüyen sanatçı, ilk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. 1988 yılında Bakü'de bulunan T. İsmailov Çocuk ve Gençler Sanat okuluna başladı. 1992 yılına kadar sanat okulunda eğitim alarak, aynı yıl Azerbaycan Devlet İnce Sanat ve Medeniyet Üniversitesine, Dekoratif Tatbiki Sanatlar Fakültesi, Sanatsal Metal Bölümünü kazandı. 1998 yılında aynı okuldan mezun olarak sanatsal çalışmalarını serbest olarak sürdürdü. 2000 yılından itibaren çalışmalarına Türkiye’de devam eden sanatçı, Anar Eyni ve Mutluhan Taş’la beraber anıtsal heykel alanında çalışmalar yaptı. 2003 - 2004 yılları arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. Azerbaycan ve Türkiye'de 8 kişisel sergi açmakla birlikte birçok karma sergiye de katıldı. Halen Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmalarına devam etmektedir.

               



Siz, Sanatsal Metal Bölümünden mezun oldunuz ve hala Anıt Heykel üzerine çalışmalar yürütüyorsunuz; ancak açmış olduğunuz sergileriniz resim ağırlıklı. Bu fark sizce bir çelişki sayılabilir mi?
            
 Aslında bu bir çelişki olarak nitelendirilemez. Çünkü sanata meyilim resimle başladı, üniversiteye girinceye kadar da aynı yönde devam ettim. Üniversite sınavlarına başvurduğum yıl, Resim ve Heykel bölümüne öğrenci alımı 1 yıllığına dondurulmuştu. Bende her ikisinde bünyesinde barındıran Sanatsal Metal bölümünü tercih ettim. Küçük ebatlı tezgâh heykeltıraşlığı ile tanışmamda o yıllarda başladı. İlerleyen zaman içerisinde, aynı üniversitenin heykel bölümünden arkadaşım olan Anar Eyni ile yapmış olduğum ortak çalışmalarla heykel sanatına olan yakınlığım artarak devam etti. Yapmış olduğumuz bu ortak çalışmalar, benim Anıtsal Heykel alanında yeni projeler ve uygulamalarıma zemin hazırladı. Ben burada önemli bir noktayı belirtmekte fayda görüyorum; “resim ve heykel birbirinden ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır.” Resim ve anatomi bilgisi olmayan bir heykelden bahsetmek de mümkün değildir. Bir heykeltıraş iyi bir desen ve anatomi bilgisine sahip olmadan asla heykel yapamaz; dolayısıyla benim resim çalışmalarım, yapmış olduğum heykellerinde bir nevi hazırlık aşamasıdır denilebilir.

                



Hocam, o halde yapmış olduğunuz resimlere,  yine yapmış olduğunuz heykellerin bir eskizi demek de mümkün olabilir mi?
                
Tam olarak öyledir demek eksik olur; çünkü yaptığım her resim, heykel için bir altyapı niteliği taşımıyor. Resim ve heykel her ne kadar birbirinden ayrılması mümkün olmayan bütünün parçaları sayılsa da her iki sanat dalının da kendi içinde olmazsa olmaz farklı disiplinleri de söz konusudur. Ancak; heykel için hazırlamış olduğum bazı eskizlerimi resimlerim içinde; resim için yaptığım bazı kompozisyonları da heykellerimde kullandığım oluyor.

               



O halde size sorularımızı resim ve heykel çalışmalarınızı ayırarak soralım isterseniz. Yapmış olduğunuz resimlerinizde genelde hangi konuları işliyorsunuz?
               
Geçmişe ve bugünümüze baktığımızda birçok sanatçı, sanat hayatının belli dönemlerinde farklı tarz ve üsluplarda eserler vermişlerdir. Çok az sanatçı sanat hayatını tek bir tarzda yapmış olduğu çalışmalarla sürdürmüştür. Ben de birçok sanatçının yapmış olduğu gibi dönem dönem farklılıklar gösteren çalışmalara imza attım. Ancak; Fuzuli konusuna bugüne kadarki sanat hayatımın gelişim ve üretim sürecinde aralıklarla dönerek, yeniden yorumlamalarda bulundum. Eğer o an, desen çalışmak istiyorsam desen ağırlıklı resimler yaptım, suluboya ile çalıştığım fırtına ve gemiler konusu meşgul etti bir müddet zihnimi, sonra tasavvuftaki Aşk ile ilgili çalışmalarım oldu, zaten Fuzuli konusuna tekrar tekrar dönmemin altında yatan sebepte;  Fuzuli’nin aşk tanımlamasını ondan daha iyi anlatan birinde bulamamamdan kaynaklanıyor. Yani anlatmak istediğim şu ki; bence sanat herhangi bir çerçeveye ve kalıba sığdırılmamalıdır. Bir konuya veya bir tarza bağlı kalarak üretmekte benim için bir sınırlama anlamı taşıyor.  O halde; Mevlâna’nın da dediği gibi:

Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi

Her gün bir yere
Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş

Dünle beraber
Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım




               


Sizin kitap resimlemeleriyle de uğraştığınızı biliyoruz; bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

               
İllüstrasyon çalışması en ilginç alanlardan birisidir. Hele ki konu tasavvuf olursa... Bizim de ilk illüstrasyon çalışmamız “Rumi ve Aşkın Terapi” isimli kitap üzerineydi. Bizim diyorum çükü bu çalışmayı sanatçı arkadaşlarım Mutluhan Taş ve Anar Eyni ile birlikte tamamladık. Tasavvuf konulu hikâyeleri normal bir hikâye gibi resimlemek de mümkündür ancak; bu durumda mana ve anlam değil sadece hikâyedeki gidişattan bir kesit anlatılabilir. Biz ise kitaptaki mesneviden alıntılara dikkat çekerek oradaki manayı anlatmaya çalıştık. Tasarım konusunda kararlarımız ortak alındı. Her bir konuyu anlatabilmek için ayrı semboller bulduk.
                Bundan başka, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin çocuklar için hazırlamış olduğu 5 ciltlik Mesnevi hikâyelerinin illüstrasyonlarını ve Ömer Seyfettin, Mehmet Akif Ersoy, Cheov gibi yazarlardan seçilmiş 10 esere 10'ar adet illüstrasyonlar yaptım.

                2000 yılından bu yana Türkiye’de anıtsal heykeller yaptığınızı söylediniz. Türkiye’de şimdiye kadar kaç anıtta çalıştınız?
                Bunun sayısını söylemek gerçekten çok güç. Yanılmıyorsam 60'a yakın eseri ben ve arkadaşlarım ortak olarak çalıştık, ama bireysel olarak da, Tarsus Eshab-ı Kehf Anıtı, Konya Adalet Sarayı ve Hukuk Fakültesi önündeki Themis Anıtı(Adalet Tanrıçası), Selçuk Üniversitesi Kampus alanında Selçuklu Anıtı, Mehmet Akif Ersoy Büstü, Lokman Hekim Heykeli gibi anıtları yaptım.
                Buna ilaveten küçük tezgâh heykelleri ile çalışmalarıma devam etmekteyim.





                

24 Şubat 2017 Cuma

SABAHATTİN ALİ





25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası, piyade yüzbaşısı Cihangirli Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır (1921).Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930). Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.
Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık Dergisi’nde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara 2. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).
"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi."
Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde öldürülmüştür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve CHP üyesi ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.
Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.


                


YAZARLIĞI

Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan Dergisi’nde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikâyesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlâk, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".
Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık Dergisi’nde yayımladığı "Kanal, Kırlangıçlar, Arap Hayri, Pazarcı, Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hâkimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.
Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyunda tefrika etmiş (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.





Şiir Yapıtları
Dağlar ve Rüzgâr (1934 - Yeni Eklerle 1943). Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte (1937) Bütün şiirleri

Öyküleri
  • Değirmen (1935)
  • Kağnı (1936)
  • Hanende Melek (1937)
  • Ses (1937)
  • Kağnı - Ses (1943 - İki Kitap Birlikte)
  • Yeni Dünya (1943)
  • Sırça Köşk (1947).
  • Kamyon

Romanları
  • Kuyucaklı Yusuf (1937)
  • İçimizdeki Şeytan (1940)
  • Kürk Mantolu Madonna (1942).

Çocuklar Gibi
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi


Geçmiyor günler
burda çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.

avluda volta vururum
kah düşünür otururum
türlü hayaller görürüm
geçmiyor günler geçmiyor.

dışarıda mevsim baharmış
gezip dolaşanlar varmış
günler su gibi akarmış
geçmiyor günler geçmiyor.

gönülde eski sevdalar
gözümde dereler bağlar
aynadan hayalin ağlar
geçmiyor günler geçmiyor.

yanımda yatan yabancı
her söz zehir gibi acı
bütün dertlerin en gücü
geçmiyor günler geçmiyor


Kara yazı
geçmedi yare sözümüz
yollarda kaldı gözümüz
yere sürüldü yüzümüz
böyleymiş karayazımız.

çiçekler açılmaz oldu
pınarlar içilmez oldu
yar bize gülmez oldu
böyleymiş kara yazımız.

yalnız ona yar demiştik
onda bir şey var demiştik
o bizi anlar demiştik
böyleymiş kara yazımız.

hey gönül gene bu gece
kederim geceden yüce
gel susalım beraberce
böyleymiş kara yazımız.


Melankoli
Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.

Anlıyamam kederimi,
Bir ateş yakar derimi,
İçim dar bulur yerimi,
Gönlüm dağlarda bunalır.

Ne kış, ne yazı isterim,
Ne bir dost yüzü isterim,
Hafif bir sızı isterim,
Ağrılar, sancılar gelir.

Yanıma düşer kollarım,
Görünmez olur yollarım,
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir...

Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli...
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür.

Dağlar

Başım dağ saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Elleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.

Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.

2 Aralık 2016 Cuma

PIER LOTI




Julien Viaud nam-ı diğer Piyer Loti. Ufak tefek, koca kafalı, iri kavisli burunlu biriydi. Hani ailelerde ‘tekne kazıntısı’ adı verilen, ağabeyleri ve ablaları ile arasında büyükçe yaş farkı bulunan, anne ve babalarının yaşlılığında dünyaya gelmiş ve bu yüzden fazla ilgilenilmemiş çocuklar vardır ya, işte Julien’de onlardandı. Üstelik yüzündeki sedef lekeleri gözlere hiçte hoş görünmüyordu. Hele hele uzun deniz yolculukları sonunda derisi güneş ile rüzgârdan yandığında, görünüşü büsbütün çirkinleşiyordu. Nitekim yazar Claude Farrere, onu ilk gördüğünde Kahire Müzesi’ndeki Ramses Mumyası’na benzetir ve “Karşıdan bakınca sadece gözdü, sanki her zaman fal taşı gibi açık, hareketsiz sabit gözler. Yarı yarasa, yarı kedigözü.” der. Çöp gibi ince görünümü nedeniyle adalelerini geliştirmek için cambazhanede çalışmayı deneyecek kadar yapısından memnun değildi.



Doğum yeri olan Batı Fransa’nın Atlas Okyanusu üzerindeki Rochefort kentindeki ilk eğitim günlerinde, arkadaşları ve öğretmenleriyle anlaşamayan içine kapalı bir çocuktu. Davranışlarında bir günü diğerine uymuyor, özel bir yeteneği de görünmüyordu. Hatta öğretmeni; “Bu çocuk hiçbir zaman Fransızca yazmayı başaramayacak.” yargısında bulunmuştur. Ailesi ve ailesinin kadınlarıyla –anne, hala, abla- yaşamıştır. Tahiti’deki ağabeyinin gönderdiği mektuplarda yer alan, yabancı ve tropikal ülke hayranlığını körükleyen bilgiler onu daha çok ilgilendiriyordu. İçine kapanıklığını aşmanın yolunu hatıra defteri tutmak, resim yapmak ve piyano çalmakta buluyordu.
                Denizci olmak istemesinde, ailesinin geçmişinde bir hayli denizcinin bulunması kadar, uzak denizlerde uzun süre dolaştıktan sonra oralardan getirdiği eşyalar ve nebatlar arasında tropik bir yaşam süren amcasına özenmesi de rol oynadı. Ama hepsinden önce eğitimini yatılı bir okulda devlet hesabına yapıp, ailesine yük olmama zorunluluğu vardı. Çünkü belediyede başkâtip olan babasının mali durumu oldukça bozuktu. Parlak bir öğrenci olmaması, 1856’da on altı yaşındayken girdiği bahriye okulu sınavında başarı sağlamasını engelledi. Paris’e gidip bir yıl çalışmanın sonucunda nihayet seksen kişi arasında kırkıncı olarak kazanabildi.
                18 yaşındayken katıldığı eğitim gezilerinde Fransa’nın Atlantik Sahillerini tanıdı. Yirmisindeyken ikinci sınıf subay adayı olmuştu ve Akdeniz’i, Kuzey Afrika’yı, Atlantik Okyanusu’nu, Brezilya’yı, Amerika Birleşik Devletleri’ni, Kanada’yı dolaştı.
               


Julien, bu ilk dünya turunda en çok içine kapanıklıktan sıyrılmanın sevincini yaşadı. Çeşitli ülkelerin birbirinden farklı insanlarını hele kadınlarını değerlendirmek için çok gençti. Ama öğrenme isteği de yadsınamazdı. Deneyimlerinin, hele karşı cinsle ilişkileri konusunda ileri sürdüklerinin ne kadarı gerçek ne kadarı hayal ürünü bilinmez. Bunların kendisinden başka tanığı yoktur. 1870 Şubat’ında altı gün kaldığı İzmir’de Osmanlı Toplumu’yla ilk temasa geçmenin sonucunda ileri sürdüğü yargılar; Avrupa’dan Uzak Doğu’dan ve Afrika İslam Toplumlarından farklı bir yapıyı gözlemlediğini ortaya koyuyor.
                “Boyalı ve yıldızlı kayıklarda meraklı ve rengârenk elbiseler giymiş insanlar bizi izliyordu. Bütün vadilerden uzun deve kervanları, yavaş yavaş büyük doğu kentine doğru iniyorlardı. Uzakta siyah servisler ve ince minarelerle dolu görünen bu kentten harikalar bekliyorduk, zira her şey renkli ve orijinaldi. Oysa bizi tam bir hayal kırıklığı bekliyormuş.
                Bir gün bizi, seller gibi yağan yağmurun altında, düzensiz ve sanatsız inşa edilmiş evlerin oluşturduğu karmaşıklığın altında karaya çıkardılar. Her şeyden bir parça vardı; Türkler, İranlılar, Rumlar, Yahudiler, İngilizler, develer ve sokakların acayip ırkını oluşturan küçük serseriler.
                Doğuya, bütün büyülü yanlarıyla doğuya, şairlerin ve seyyahların tasvir ettikleri şekliyle doğuya, İzmir’in eski çarşı mahallelerinde rastlanır. Bu Türk pazarlarının öyle garip görünüşleri vardır ki, orada olan her şeyin gerçekliğinden şüphe edilir ve eski doğu öykülerinin peri masallarını andıran ortamına taşınmış sanır insan kendini… Bu peri masallarından çıkıldığı zaman Avrupalıların mahallesine geçilir ve bizim bu halklarınkine nazaran son derece soğuk ve aptalca uygarlığımızla karşılaşılır.”
1876 yılının 3 Mayıs’ında yaşamını ve sanatla olan ilişkisini kökünden değiştirecek bir yolculuğa çıktı. İki Avrupa devleti konsolosunun Müslüman halk tarafından linç edilmesi üzerine, Selanik’teki Avrupalıların güvenliğini sağlamak üzere gönderilen Couronne adlı savaş gemisine atandı. Uğradığı limanlarda karaya yalnız başına çıkmayı adet haline getiren Julien, Selanik’te de aynı yola başvurdu. İki buçuk ay Selanik’te kaldıktan sonra 1 Ağustos1876’da İstanbul’daki Gladiaeur gemisine nakledildi ve 17 Mart 1877’ye kadar orada kaldı. 7 aylık süre boyunca Galata-Beyoğlu bölgesinde kalmakla yetinmeyerek, yazarlık merakıyla İstanbul tarafına geçti ve Türk yaşamını tanımaya çalıştı; Türkçe öğrendi, aldığı eşyaları evine götürüp Türk köşesi kurdu.
                İki yıl sonra Paris’te Aziyade adında bir roman yazdı. Alışılmışın aksine kitapta bir yazar ismi yoktu. Kitabın kapağına konan güzel bir doğulu kadın resminin okuyucunun ilgisini çekmek için yeterli olacağını düşünmüş olmalıydılar. Kitap haremle ilgiliydi; İngiliz Bahriyeli Teğmen ile Abidin Efendinin dördüncü karısı Aziyade’nin yasak aşkını anlatıyordu.1877 Mart’ında teğmenin görevli olduğu savaş gemisine İngiltere’ye dönme emri verilir. Aziyade ve teğmen bu ayrılışa gözyaşı dökerler. Ama iki tarafta birbirinden kopmamakta kararlıdır. Teğmen İngiltere’deyken bu yasak aşk Aziyade’nin kocası tarafından öğrenilir ve Aziyade güneş görmeyen bir odada ölüme terk edilir ve çok geçmeden ölür.  İstanbul’dayken Osmanlı ordusuna girmek için başvuruda bulunan teğmen İstanbul’a döner. Aziyade’nin başına gelenleri öğrenir, çok üzülür. Aziyade’nin mezarını ziyaret eder. Aslında kitaptaki İngiliz Teğmen Loti’nin kendisidir.



1903’te İstanbul’da elçilik koruma gemisinin süvariliğine atanma olasılığı gündeme geldiği andan itibaren büyük bir rahatsızlık hissetmeye başladığını günlüklerine yazmıştır. ’Otuz yıllık İstanbul’da yaşama rüyasının gerçekleşmek üzereyken engellenmesi’ endişesini kafasından atamadı. O kadar ki, bundan vazgeçilirse ‘her şeyinin, ününün, onurunun, eserinin ve anılarının yıkılacağından’ korkuyordu. Belki de uzun yıllar önemli bir eser verememiş olmanın etkisi altındaydı ve İstanbul’dayken kendisinden bir şeyler bekleyenleri tatmin edememenin endişesi içerisindeydi.
Atama emri gelince ‘son derece melankolik bir alt-üst oluşun’ etkisini yaşamaya başladı. Eski olaylar, Aziyade’nin ‘tatlı kaderi’ yeniden canlandı. ‘Eskiden olsaydı yaşamımı zevkle dolduracak bir karar, ama bugün İstanbul’un bütün çekiciliği benim için küçük bir mezara kapanmış durumda’ diye kaydediyordu. Aslında asıl endişesinin gençliğinde yaptıklarını aynen tekrarlayamamaktan geldiği, bir yaşlılık psikozu içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Sadece 53 yaşındaydı ama yirminci yüzyılın başında bu sayı yaşlılık olarak algılanıyordu.



İstanbul’a dönerken, Pire’de uzun bir aradan sonra ilk kez Türk kahvesi ile nargile içip Türkçe konuşarak, Türkleşme yolunda ilk adımlarını attı. 10 Eylül 1903’te İstanbul’a gelen ve Beykoz’da demir atan Vautour gemisine yerleşti. Beykoz’un son derece Türk olan köy havası, yaydığı Türk kokuları ve nihayet sessizliği delen müezzinin ezanı, rüyasının gerçekleştiğine, tatlı ve melankolik bir sürgün geçireceğine onu inandırmaktaydı. Bu ortam içinde Aziyade’yi ve onunla geçirdiği tatlı günleri anmaya başladı. Rochefort’taki evinin oryantal odasındaki oryantal giysiler göz önünde bulundurulduğunda, zaman zaman yapay yaşadığı doğulu hayatın yerine tam zamanlı bir Türk olmayı gerçekten düşünüyor muydu acaba? Burası biraz şüphe götürmesine karşın, Türk kamuoyunda uyandırdığı sempati sonucunda ‘İstanbul şehri fahri hemşerisi’ olur.


Can Çekişen Türkiye yapıtı, Türkiye’nin Batı dünyası ile arasındaki ilişkiyi konu edinir. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Türkiye’nin haklarını galip Avrupa ülkelerine karşı savunan yazılar yazar. Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’da, onun Türk dostu kimliğine dayanarak bir cemiyet kurulur. Bu derneğin düzenlediği bir konferansta, Türkiye’nin siyasal bağımsızlığına kavuşma yolundaki direnişini işgal kuvvetlerinde yankılar uyandıracak biçimde dile getirir. Kendini Türklere bir caddeye ve kahvehaneye ismini verdirecek kadar sevdirir.

Loti’nin eserleri şunlardır: Aziyade, İzlanda Balıkçısı, Bir Sipahinin Romanı, Madam Krizantem, Bir Çocuğun Romanı, Acıma ve Ölüm Kitabı, Karanlık Yol Üzerindeki Yansımalar, Mutsuz Kadınlar, Can Çekişen Türkiye, İlk Gençlik, Zavallı Genç Bir Subay.