6 Mayıs 2016 Cuma

OĞUZ KOÇ VE KEÇE

                                                           



Yün-su-sabun ve yüreğinizi koyarak başladığımız vazgeçilmez bir yolculuğun adıdır “keçe”. Binlerce yıl o denli yaygın olarak kullanılmış ki ilk kez nerede ve ne amaçla yapıldığını bilmiyoruz. Tıpkı sağlam ve uzun dostlukların nerede ve ne zaman başladığının bilinmemesi gibi. Orta Asya Türklerinin konar-göçer yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olan keçe, başlık olmuş soğukta ısıtmış, örtü olmuş sıcakta serinletmiş, Anadolu çobanlarını karlarla dost kılan örtüsüne dönüşmüş… Keçenin en eski yazılı izine ünlü Anadolulu şair Homeros’un İlyada’sında, Ispartalı askerlerin başlık ve çizmelerinin keçeden yapıldığını belirten dizelerinde rastlanmaktadır.
“Made in Anadolu” diyebileceğimiz keçeyi usta eller gereksinimler doğrultusunda farklı renklerde farklı ürünlere dönüştürmüş. Keçe ”keçe” gibi çalışmış, çadırdan, örtüye, şapkadan yaygıya, yataktan çoraba dek şenlendirmiş yaşam alanlarını…
Günümüzde daha çok estetik, sanatsal bir ifade aracı olarak kullanılan keçe işçiliği en eski el sanatlarımızdan biri. İstiyoruz ki unutulmasın. İstiyoruz ki çıkmasın yaşamımızdan. Günümüz koşulları içinde varlığını sürdürsün. Gelecek kuşaklarda dünden bugüne ulaşan keçenin yolculuğundan haberdar olsun Bu yolculuk keçe kıvamında yeni öykülere açılsın, zenginleşsin…






                                                                     BİR KEÇE AŞKI

İlköğretim yıllarımda ders çalışırken kitaplarıma, boş defter sayfalarına giysi modelleri, değişik eşya formları çizerdim. Sokakta yürürken renkli giysiler giymiş insanlardan gözümü alamadığımı anımsarım. Evdeki eşyaların yerini izinsiz değiştirdiğim, hatta eşyaların sağına soluna süslemeler yaptığım için çok azar işitmişimdir. Bu azarlar kısa süreli işe yarardı. Birkaç gün ya da birkaç hafta sonra ya masa örtüsünün bir köşesine bir çiçek konmuş ya da perdenin bir ucuna boncuklar iliştirilmiş olurdu. O zamanlar tasarım denen bir şeyin varlığından elbette habersizdim. Ben, çevremde renk, hareket ve farklılık arıyordum bilmeden.,



Liseyi bitirdiğimde okula gelen sınav formlarında “model” ve “tasarım” sözcüklerini görür görmez bölümümü seçtim! Ancak dersler başladığında nasıl bir yanlış yaptığımı anladım. Seçtiğim bölüm, makine parçaları için model tasarımı eğitimi veriyordu. Model ve tasarım hayallerim yıkılmıştı ya da o zaman ben öyle sanmıştım. Aldığım eğitimin bugünkü yaşamımda ne denli etkili olacağını zaman içinde anladım. Bugün bulunduğum yerde aldığım eğitimin katkısını hiçbir zaman yadsıyamam.



Kişinin para kazanmak için yaptığı iş ne olursa olsun, işi dışında kalan zamanlarında kendini mutlu eden uğraşları olması gerektiğine inandım hep. Makine modeli eğitimi alırken, hayalimdeki tasarımları yapmayı sürdürdüm kendimce. O dönemdeki maddi ve manevi olanaklar, hayallerimi somutlaştırmama izin vermedi. Zaman içinde olanakların elverdiği oranda bir şeyler yapmayı öğrendim. Öğretmenliğin yanında Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kendimi geliştirebileceğim farklı alanlarda yurt içinde ve yurt dışında eğitimler aldım. Yaşam bana öğretti her insanın, yaşamak için yaptığın işin dışında bir anlamda işyeri stresini atmak için bir hobisi olmalı. Öğretmenliğimi sürdürürken zamanım elverdikçe mobilya sektöründe de çalışmak, orada tasarımlar yapmak farklı bir biçimde ufkumu genişletti. Bunun yansımaları yalnız kendi evimde değil birçok arkadaşımın evinde de kendini gösterdi. Ama tüm bu uğraşlarımın yanında hala beni mutlu eden uğraşı bulamadığımı biliyordum ve arayışımı sürdürüyordum.



Keçenin yaşamıma girmesi bir rastlantı sonucu oldu. Keçe öğrenmek üzere Konya’ya gelen iki arkadaşımla birlikte keçe kursuna yazılmaya karar verdim. Keçeyle serüvenim böylece başlamış oldu. Keçe ustası Mehmet Girgiç’in atölyesinin kapısından içeri girdiğim anda büyülendim. Keçeye âşık oldum. O güne dek yer yaygısı ve çoban kepeneği olarak bildiğim keçenin yapım macerası beni büyüledi. Keçeyle yapabilecek tasarımlar kafamın içinde uçuşmaya başladı. Hayatımda bu denli kendini ifade edebilen bir malzemeyle karşılaşmamıştım. Keçeyle her şeyi yapabilecektim, ama aklınıza gelebilecek her şeyi. Aşkım zaman içinde büyüdü. Rüyalarımda, günlük yaşamımda gördüğüm her şeyi keçeyle bütünleştiriyordum. Her şeyi keçeyle birleştirmek istiyordum. Deneyerek, çokça yanılarak, hayal kırıklıklarıyla, ama deneyimlerimi geliştirerek ve sonunda ortaya çıkan bir ürünle mutlu olarak keçe maceramı sürdürdüm. Aşk yaşamaktır, deneyimlemektir, sabretmektir, sevgiyle sarılmaktır, beslemektir. Keçeye olan aşkım bana sabrı öğretti, deneyimlemeyi, yaşamayı ve sabırla üretmeyi.



Yeni tasarımlar oluşturmak, bu tasarımları ürüne dönüştürmek yaşam felsefem oldu. Üretmek, ürettiğini kullanmak, kullanılmak üzere başkalarıyla paylaşmak… Bunlar “iki günlük dünyada” işe yaramış olmak duygusunu ve bu duygunun doygunluğunu yaşatıyor bana.
Keçe öyle bir şey ki kişinin o andaki ruh haline bağlı olarak şekilleniyor. Belki de bu bende böyle. Bilmiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim ki eğer “günümde” değilsem yaptığım keçeler başarısız oluyor. Keçe sevgi istiyor, saygı istiyor, özen istiyor. Belki de bu, atalarımızın bize aktardığı gönül işi olduğu için böyle. Bu gönlü taşımıyorsanız keçe yapmanız olanaklı değil.



Ne yazık ki keçenin ana yurdunda istediğimiz kalitede yün üretilmiyor. Yünü yurt dışından getirtmek zorunda kalıyoruz. Ürünlerimize de kendi vatandaşlarımızdan çok yabancılar ilgi gösteriyor. Bunun nedeni sanırım emeğin gerçek maddi karşılığının bulunamaması. Bunda sanırım biraz da keçenin ülkemizdeki algılanışı etkili. Kepenekle şalın, ayakkabı keçesiyle yaygının birlikte düşünülmesi kolay olmasa gerek. Birde bizim insanımız alacağı ürüne dokunmak istiyor. Haklılarda. Keçeye dokunmak gerek. Keçeyi hissetmek gerek. Fotoğraflarla keçeyi anlamak, sevmek olanaksız. Bu nedenle internet üzerinden yaptığım satışlara mağaza satışını da eklemeyi düşünüyorum. Yakın gelecekte bunu gerçekleştirerek, insanların ürünlerime dokunmalarını sağlayacağım. Böylece Oğuz Koç markasıyla Türkiye’nin farklı şehirlerinde, farklı mağazalarında karşılaşabileceksiniz. Keçe ile ilgili deneyimlerim arasında atölye çalışmalarımın dışında Birleşmiş Milletler ÇATOM Projesi çerçevesinde Ankara, Mardin ve Urfa’da yöre kadınlarına meslek edindirme amaçlı keçe yapımı eğitimi de bulunmakta. Bu proje, keçenin yaygınlaşması yolunda atılmış önemli bir adım oldu. Özellikle Güneydoğu’da kadınlarımızın ilgisi görülmeye değerdi. Bu yıl yine bu eğitimlerin devamını gerçekleştireceğim. Bu arada kursa katılan kadılarımızdan birinin şimdi kurs eğitmeni olduğunu öğrenmenin beni çok mutlu ettiğini de söylemeden geçemeyeceğim.
Keçe artık yaşamımın ayrılmaz bir parçası. Kendi tarzımı bulup kendi tasarımlarımı üretmek amacıyla Ankara Kale’de bir atölye açtım. Ürettiklerimi olabildiğince çok kişiyle paylaşmak amacıyla bir internet sitesi kurdum. www.oguzkoc.com adresinde ürünlerimi görebilir, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz. Beğenilmek çok güzel bir duygu. Eleştirilmek de öyle. Gönlü keçeden geçen herkesi atölyeme ve internet siteme bekliyorum. Teşekkürler.

Atölye: Can Sok. No 22 Samanpazarı-Ankara

Tel: 0532 610 0795
,





5 Mayıs 2016 Perşembe

ALAYBEY KAROĞLIU

KUTUP YILDIZI GİBİYDİ; TÜM PUSULALAR ONU GÖSTERİYORDU.
                                                                                                               Ö.L.B.





Bu sayımızdaki sanat sayfalarımızdan birine S.Ü. Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim İş Öğretmenliği ABD öğretim üyesi Doç. Dr. Alaybey Karoğlu’nu konuk ettik. Alaybey’in adını hep duyardım, ondan sürekli söz edilirdi. Söyleşimiz sırasında anladım ki anlatılanlar boşa değilmiş. Gerçektende o, nev-i şahsına münhasır biri.

Hocam, kendinizi anlatır mısınız bize?
Her şeyden önce böyle sıcak ve güzel bir günde hem bana ve sanata zaman ayırdığınız için hem de nazik teşrifleriniz için, hoş geldiniz demek istiyorum. Sayfalarınızda sanata yer verdiğiniz için başta şahsınıza, Konkort Dergisine, derginiz çalışanlarına ve tüm emeği geçenlere teşekkürlerimi sunuyorum. Sizinle tanışmaktan, mutluluk duyduğumu ifade etmek istiyorum. Bu sohbet sadece sizinle aramızdaki bir paylaşım olarak değil, derginizin farklı yerlere ulaşması nedeniyle dergi okurları arasında bir iletişim şeklinde de değerlendirilmeli. 
Ben, kendinden bahsetmeyi seven ve bundan hoşlanan birisi değilim. Sanatçıyı zaman, toplum ve tarih layık olduğu yere getirir. Ancak, gerektiğinde maziye, kırık dökükte olsa çocukluk anılarınıza ya da gençlik döneminize geri gitmeniz gerekebilir. Belki bu şekilde, bir gezinti bağlamında bir şeylerden söz edebilirim.
1961 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesinde doğdum. Çaykara; dağlar arasına sıkışmış, iki ayrı koldan gelen derelerin birleştiği, yeşilin her tonunun görülebileceği şirin bir Karadeniz ilçesi. Solaklı Deresi’nin böldüğü derin vadinin iki yamacında yer alan kestane, palamut, çam ormanları ve yanı sıra fındık bahçeleri içerisindeki gelinlik giymiş erik ağaçları, çocukluk görsel hafızamda kalanlar…
 O yıllarda resim derslerini hava uygunsa yani yağmur yağmıyorsa okul bahçesinde yapardık. Şüphesiz doğayı gözlemek, algılamak ve o görüntüleri resme aktarmak, biçimsel özelliklerin içleştirilmiş bir duyguya dönüşmesine ve yaşanmasına olanak sağlıyordu. Bu yüzden müthiş keyif verici bir şeydi bizim için. Sanıyorum o yoğun duygu seli,  estetik doğa unsurları, daha sonraki ortaokul ve lise yıllarında da etkilerini sürdürdü. Şüphesiz sanata, estetiğe ve doğaya karşı ilk yönelmemin o dönemde olduğunu söyleyebilirim. Resim, o zamanlarda da önemliydi benim için. Sınıf arkadaşlarımın hemen hemen hepsinin resim defterlerinin ilk sayfalarına resim yapardım.
İlkokul dördüncü sınıftaydık, resim dersinde bahçeye çıkmıştık. Karşımızda üç, dört tane kızılağaç, arkada da dere ve evler vardı. Resim konumuz buydu. Hiç unutmuyorum, ikinci sınıfların öğretmeni olan İsmet Konan geldi, çizdiğim resmi koparıp aldı ve bunu müdüre gösterdi. O da resmimi okul panosuna asmıştı. Müthiş bir şeydi benim için. Normalde panoda beşinci sınıf öğrencilerinin resimleriyle yazıları yer alıyordu. Henüz dördüncü sınıftaki birisinin resminin panoda yer alması, benim için çok gurur vericiydi.
Ortaokuldayken resim hocamız yoktu. Son sınıfa geldiğimizde resim dersimizi yürütmek üzere bir ilkokul öğretmeni görevlendirildi. Bize ambalaj kâğıdına resim çizdirdi. Yeni bir şeydi bizim için. Resim defterinin dışında bir malzeme tanımıyorduk çünkü. Modelden desen çalışması yapıyorduk. Modelin duruşuna göre ve aldığı hareketi, vücudun parça bütün ilişkisini ve adale yapısından söz etti. Dikkatlerimizin doğrultusunda bir desen çizdik. Aradan bir hafta geçti. Hocamız bir önceki resimleri değerlendirmek adına geçen hafta çizdiğimiz resimleri aldı ve benim resmimi tahtaya astı. Anatomik özellikler, duruş, kâğıda yerleştirmek gibi parça ve bütünlük konusundan bahsettikten sonrada “Bu arkadaşımız ressam olur.” dedi. Oysa o zamana kadar bütün derslerim çok iyiydi. Hep aklımdan iyi bir mühendis olmayı geçiriyordum. O ders bitmek bilmedi. Zil çaldı nihayetinde ve hoca çıkar çıkmaz hemen peşinden gittim. Hocam, siz benim için “Arkadaşınız ressam olur.” dediniz… Ben ressam olmak istiyorum. Ne gerekiyorsa söyleyin hepsini yapmaya hazırım dedim.



O zamana kadar ressam olmakla ilgili bir düşünceniz yok muydu?
Nasıl ressam olunur ya da olunur mu bilmiyorduk. O, Kaf Dağı’nın arkasında bir şeydi bizim için. İsmet Konan’ın resmimi alıp asmasından öte konu hakkında hiçbir bilgim yoktu. Tabii ki resim yapıyordum. Hem de defterlerce... Evin penceresine asıyordum onları. Değirmene gidenler resimlere bakarak; “Bunları kim yaptı?” diye soruyorlardı. Köylülerin takdirine sunuyordum resimlerimi. Ama onun haricinde profesyonel düzeyde ilgi gösteren yoktu.



Yani ressam olmak gibi bir hayaliniz yoktu.
Olsa bile içinizde kalıyordu. Yani aşk, tutku, sevgi içinizde, ama onu paylaşacak kimse yok. Resim aşkı da böyle bir şey. Biz, lisedeyken resim hocası ile tanıştık. Kendisi üniversite yıllarında atölye hocam olacak olan Mustafa Ayaz’ın öğrencisiydi. Bize yağlı boya tekniğini ve değişik teknikler gösterdi.
 1978 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nün sınavını kazandım.1983 yılında muzun oldum. Üniversite bittikten sonra hem bir dergide sanat üzerine yazılar yazmaya hem de yüksek lisans programına başladım. Aynı yıl Tunceli Pertek Pınarlar Ortaokulu’na stajyer resim öğretmeni olarak tayinim çıktı. Haritada bile yerini bulamadığım bu beldede bir yıl öğretmenlik yaptım.
1985 yılında Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Ağrı Eğitim Yüksekokulu’nda (burası sınıf öğretmeni yetiştiren bir kurumdu) resim ve iş teknik hocası olarak çalıştım. 1988 yılında daha önce öğrencisi olduğum Gazi Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak döndüm.
1990 yılında Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nün kurucusu ve ilk Bölüm Başkanı olarak Konya’da göreve başladım.
Artık oturmuş bir kurum olarak bölümümüz, sadece Konya’mızın değil ülkemizin ve toplumumuzun aydınlanmasına ışık tutmaya devam ediyor. Mezunlarımız, Anadolu’nun her bir köşesinde sanat eğitimi konusunda yeni kuşakların yetişmesinde katkıda bulunarak, fedakârca çalışmalarını sürdürüyor. O günden bu yana da Selçuk Üniversitesi’ndeki görevime devam ediyorum. Ama bu sadece üniversitemiz ve Konya’mız bağlamında düşünülecek bir şey değil; aynı zamanda ülkemizin çeşitli merkezleri ve dünya ile entegre olmuş bir şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sanatla haşır neşir olmaya başladığım, çizgiyi ve rengi kullandığım günden bu yana dünyam, hayallerim, sevdalarım çok değişti, ama bu topluma ve bu doğaya karşı olan sevdam hiç değişmedi, sadece artarak devam ediyor. İşimi, toplumumuzu, mensup olduğum milletimi ve bu coğrafyayı çok sevdiğimi vurgulamak istiyorum. Sanatımdaki bitmeyen tutku ve enerji, sanırım bu temel anlayışımdan kaynaklanıyor.



Hocam sizinle biraz geç tanıştık, ama isminizi sürekli duyuyordum. Sanatçı dostlarımızla, arkadaşlarımızla sohbetlerimizde hep sizin adınız geçiyor, “Bu dergide Alaybey mutlaka olmalı, onsuz olmaz.” diyorlardı. Siz ne yaptınız da Alaybey’siz olmuyor, onu merak ettim.
Aslında hiçbir şey yapmadım. Konya’da üniversal düzlemde sanat eğitimi veren ilk kurumu kurarak, eğitim ve öğretimin başlatılmasında bir şekilde emeğim geçtiği için öyle söylüyorlar herhalde. Konya’da sanat eğitimi alanında görev alan ilk mezunlarımız yeni kuşaklar yetiştirdiler. Belki bu gelenekte yirmi yıllık mesleki süreç içerisinde benimde tuzum olduğu içindir. Ama kurumumuzdan mezun olan öğrencilerimin bu süreci sevgi ve saygı çerçevesinde takdirleri ile değerlendirdiklerini düşünüyorum ve onların bu sıcak yaklaşımlarını saygıyla karşıladığımı ifade etmek istiyorum.
 Ama bir de gönül bağı var hocam. Bu kadarda mütevazı olmanın gerekli olmadığını düşünüyorum.
Şunu söyleyebilirim, kimseden takdir ve teşekkür almak için bu yola çıkmadım. Kararlı ve inançlı olduğum bir hissiyatım vardı ve bu da Türk milleti ve Türkiye’nin geleceğiydi. Özellikle içinde bulunduğumuz dönem, sanata ve eğitime karşı olumsuz tavırların egemen olduğu, sanatın çok net ve sert bir şekilde toplumdan uzaklaştırılmak istendiği hatta dışlandığı bir ortam. Oysa biz yirmi yıl önce, gelecek çağı kuşatacak, sanat alanında anlamlı ve onurlu adımlar atmanın gururunu yaşıyorduk. Bu durum geçmiş ile bugünün muhasebesi ve karşılaştırılması bağlamında ele alındığında, bugün sanatın diz çökmüş ve dışlanmış hali karşısında bizim neleri planladığımızı ve gerçekleştirdiğimizi daha net görebiliyoruz. Yoğun emek ve gayret sonucu ortaya konan bu olumlu çağdaş gelişmeler yanında, giderek sanatın zayıflatıldığını, müfredatlardan sanat eğitimi derslerinin yarıya indirilerek seçmeli ders haline getirildiğini, yayınlar, sergiler, yarışmalar ve müzeler konusunda sınıfta kalındığını, kimi sanatçıların ülkeyi terk etme durumunda bırakıldıklarını üzülerek ifade etmek istiyorum. Bütün bunlara rağmen herkes şunu iyi bilsin ki; bu milli eğitim ve kültür anlayışı yanı sıra sanata karşı her türlü ilkel yaklaşımı ortaya koyanlar, sanatın birleştirici, aydınlatıcı ve diriltici gücü karşısında yok olmaya mahkûmdurlar. Güneşin doğması yakındır. Türkiye bu karanlığa daha fazla gömülmeyecek tir.



Ben bunu manifesto olarak kabul ediyorum hocam.
Bunu her yerde söylüyorum, önemli ve yeni bir şey değil. Ben, inandığını her yerde ve her zaman çekinmeden ve en yüksek perdeden ifade etmeyi, bilim ve sanat adamının gereken doğal tavrı olarak görüyorum.
Peki, akademik kariyeriniz nasıl devam etti? Neler yaptınız?
1986’da tamamlamıştım yüksek lisansımı. Zorlu geçti. Çok ciddi hocalardan ders aldım. O dönemde Bedrettin CÖMERT ve onun danışmanlığını yaptığı Esin YARAR DAL hocalarımın çalışmaları vardı. Sanat eleştirisi üzerine çalışıyorlardı. Sanat eleştirisi, özelliklede resim eleştirisi alanında Türkiye’de üçüncü tezi ben hazırladım. Şimdi onlarca gencin sanatın değişik alanlarında önemli araştırma ve inceleme yaptıklarını mutlulukla takip ediyoruz.
O dönemde bilgisayar yoktu. Bunların dışında kaynaklara erişme imkânımız zordu. Şu anki gibi internette bilgi arama motorumuz yoktu. Bir yaz boyunca güneş yüzü görmeden kütüphanede arşiv taraması yaptım. Çok zamanımı aldı bu yüksek lisans çalışması. Ama iyi bir deneyim oldu. Daha sonra, Gazi Üniversitesi’nden sanatta yeterlik aldım ve ayrıca Selçuk Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünde bir daha doktora yaptım. Yani hem resim hem de sanat tarihi alanında doktora yapma imkânım oldu. 1990 yılında yardımcı doçent, 2006 yılında doçent oldum.



Hocam şu dikkatimi çekti, sizin seksenli yıllarda yaptığınız tez araştırması inanılmaz bir boyutta gerçekleşiyor.
Evet, zordu o dönemde. Türkiye’de sanat eğitimi veren yüksek öğretim kurumları büyük kentlerimizle sınırlıydı. Şimdi ise Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kutsal Anadolu topraklarını inci gibi süsleyen kentlerimizde, inci gibi parlayan güzel sanat fakülteleri ve güzel sanat bölümleri var. Bunların hepsinin geliştiğini görüyoruz. Yüzlerce genç sanatçının ve araştırmacının sanatın her dalında yaptıkları araştırma ve incelemelerini ve projelerini gördükçe büyük mutluluk duyuyorum. Bunlar genç ve önleri açık. Dolayısıyla bu gençler sanat alanındaki eksiklikleri giderecek olan potansiyel bilim ve sanat adamları. Türkiye’de sanat alanında iyi bir potansiyel var diyebilirim.



Çizgi ve renkten bahsettiniz. Resimlerinizde özel bir tat, özel bir çizgi olduğu söylendi bana, dışarıda gördüklerim gibi.
Çok teşekkür ediyorum. Çizgi resim için önemlidir, bir anlamda temelidir. Çizgi, teknikle ilgili bir kavramdır. Teknik ile ilgili kavramlar ise evrenseldir. Yani Picasso’nun kullandığı bir renk, Matisse’in ele aldığı bir çizgi, Klimpt’in ele aldığı bir motif belli bir kimseye ait olamaz. Ancak, bu teknik içerikle beraber ele alındığında yeni bir kimlik ortaya koyar. Yani özü ya da bir biçimi nasıl olursa olsun kendi kimliğinizle ele almazsanız o zaman siz yoksunuz demektir. Bir bireyin var olabilmesi için kendine has bir üslup, bir dil ortaya koyması gerekir. Bu edebiyatta da, sinema ve müzikte de böyledir.
Bu nedenle bir kimlik ortaya koymanın gerek olduğunu, rengi de çizgiyi de biçimin bir parçası olarak ortaya koyduğumu dile getireyim. Resimlerime baktığınızda her birisi başka başka. Ben aynı yerde hiç durmadım.  Resimler arasındaki farkı onları bir araya koyduğumuz zaman görürüz. Belki özdeki tat, özdeki estetik, coşku, vurgu benzer olmakla birlikte değişen birçok şey olduğunu görüyorum. Belki bilimsel araştırmalara bağlı verileri elde ederek ve bu verilere de çağın getirdiği duyusal yönü katarak yoğurduğum için ortaya farklı bir şeyler çıkıyor. Konuyu çok fazla uzatmadan ve dağıtmadan özetlemem gerekirse, sanatçının öncelikle ben kimim sorusuna yanıt bulması gerekir. Ben kimim sorusuna verilecek yanıt tamamen sübjektiftir ve kendine aittir, ama o kimliğinin bir parçasıdır ve o tarihi süreçle kültürel varlıkla da çelişmeyen bir ifade olmalı.
Benim sevdam ve aşkım, bir Fransız sevdasına, aşkına benzemez. Benimkinin formatı farklıdır ve bu format sınırlı bir alan değildir. Ortak bir kültürel anlayışın, kabullerin ve bunun içerisinde maddi-manevi tüm değerlerin ortak bileşkesi olarak bütününün bir kimlik oluşturduğuna inanıyorum. Dolayısıyla bu şekilde baktığımız zaman Türk tarihi ve Türk kültürü içerisindeki sanat ürünlerinin hepsinin ortak dili bizim çizgimizi oluşturur. Çünkü kendimizi tanımlarken hem Türk kimliğini hem de İslam kimliğini bir arada tutuyoruz, ama bununla beraber biz bu çağı da yaşıyoruz. Dünyada üretilmiş evrensel bağlamda ne varsa aynı zamanda bizimde varlığımızın bir parçasıdır.



Hocam çerçeveyi güzelce koydunuz, ama bu çerçeve içerisinde temalarınızı belirlerken ne yapıyorsunuz.
Tema sanat için belirleyici değildir. Her şeye sevgi ile bakıyorum. Bir şeyi, algılanan maddi bir varlığın ötesinde sevgiyle yaklaşılması gereken bir varlık olarak algılıyorum. Dış dünyayı taklit edecek kadar kendimi inkâr edemem. Ben sonsuzluğu, mekânsızlığı seviyorum. İzleyiciyi şartlandırmadan her türlü özgürlüğe açık bir biçim ortaya koyuyorum. Ancak, bizim sevdamızı ve yüreğimizi ortaya koyabilen bir konuyu henüz keşfetmedim.  
Yurt dışında kalıp yurda döndükten sonra açtığınız serginizdeki resimlerin yirmi sene önceki resimlerden çok daha farklı olduğunu düşünüyorum, bunu nasıl açıklarsınız?
Sanatçı duyarlılıkları açık olan bir insandır. Dünyanın birçok yerinde yaşanan felaketler, sıkıntılar ve bunların ötesinde insan hakları ihlalleri sanatçıları etkiler. Dünyada ve ülkemizde bu kadar sıkıntı varken, yüreğim yanarken, sevgiliye serenat yazma hakkını kendimde göremedim.
 Kazakistan coğrafyasındaki resimlerde bir dinginlik, bir rahatlık vardır. Bu benim bilinçli bir tercihim değildi; coğrafyanın, insanların, gördüklerinizin etkisiydi. Yani reel, gerçeği kavrama biçimi ile ortaya çıkan sonuçlar bunlar. Giderek renklenen bu resimler; benim sevdamın resimleri, beynimin, yüreğimin resimleri.  Göz merceğinden yakalayıp, gönül süzgecinden geçirdiğimin resimler… Ama bunlar benim olduğu kadar ülkemin, insanların ve insanlığın resimleri.
Sizi farklı yapanda zaten bu.
Sanat yaparken duygularınızı, düşüncelerinizi, kimliğinizi ortaya koyuyorsunuz.  Belki insan sevgisini ortaya koyuyorsunuz. Biçimin optik görüntüsüne takılmayanlar için söylüyorum bunu. Eğer bir biçime bağlı olarak üretenler varsa ben onları sanatçı olarak görmüyorum. Yani resim; göz ve el işi değil, beyin, yürek, bilgi işidir. Ressam, bir adım ötesini bilmeyen, hangi sürprizlerle karşılaşacağını önceden kestiremeyen kişidir. Zaten ne gibi bir sürpriz çıkacağını, ne gibi bir güzellikle karşılaşacağını önceden biliyorsa, yaptığı işin anlamı ve önemi yoktur. İnsanoğlu düşündüğü, ürettiği sürece vardır.
Eğitimci bir kimliğe sahipsiniz, öğrencileri nasıl görüyorsunuz?
Bu günkü gençlik; idealleri, ütopyaları, beklentileri ve sorunlarıyla farklı bir gençlik. Genç sanat eğitimcisi öğrencilerimizin hem ülkeyi hem toplumu çok iyi tanıdıklarını, dünyayı yakından takip ettiklerini, gittikleri okulları aydınlattıklarını söyleyebilirim. Onlar yeni bin yılın Türkiye’sini yaratacaktır. Bu gençliğin gelecekte sadece Anadolu yani Türkiye coğrafyasına değil, dünyaya şekil verecek bir gençlik olacağını da düşünüyorum.



Birazda kendi projelerinizden bahseder misiniz?
Üreten ve çalışan birisiyim. Yeni eserler, sergiler gelecektir, ama sanıyorum tema olarak bir takım değişiklikler de olacaktır. Yani doğadan figüre, figürden yeniden soyuta, soyuttan yeniden biçime doğru gidip gelen, med cezirleri olan tematik birtakım değişikler olabilir.
En son söylemek istediğiniz nedir hocam?
Türk kültür ve sanatı hemen her alanında en şansız ve talihsiz dönemini yaşıyor. Bu durumun en kısa süre içerisinde giderilmesi gerekmektedir. Başta eğitim kurumlarımızdaki müfredatların gözden geçirilmesi, ders saatlerinin gelişmiş ülkeler düzeyine ulaştırılması, müzik ve resim alanındaki öğretmenlerin derhal ve ivedi olarak istihdam edilmesi gerekmektedir.
Büyük kentlerimizde modern sanat müzelerinin kurulması,  uluslararası etkinliklerin gerçekleştirilmesi ve başta TRT olmak üzere tüm medya kuruluşlarının sanata gereken önemi vererek adam gibi bir sanat programı yapabilecek niteliğe kavuşturulmasını bekliyor ve istiyoruz.
         Konya çok önemli bir kenttir. Sadece Selçuklunun başkenti değil, karşılıklı sevginin ve hoş görünün de başkentidir. Bu güzel duyguların filizlendiği, gök kubbenin altında dünyaya biçim verebilecek anlamlı ve önemli bir yerdir Konya. Gelişmiş sanayisinin yanı sıra, tarihi ve kültürel yönden bağrında barındırdığı sayısız tarihi eserleri ile açık hava müzesi niteliği taşımaktadır. Konya’nın çağdaş dünyada hak ettiği yeri alabilmesi için, bu görkemli değerlerine paralel olarak sanatın icra edileceği salon ve galeri gibi yeni mekânlara kavuşması gerekmektedir. Böylece, düzenlenecek uluslararası etkinlikler ile kültür başkenti olma niteliğini devam ettirmelidir.
Teşekkürler Hocam, yüreğinize, dilinize sağlık.
Ben de çok teşekkür ediyorum.









4 Mayıs 2016 Çarşamba

TELKÂRİ: İbrahim ŞAHİNİ





             Takı… Kişinin kendini güzel hissetmek ya da güzel göstermek istemesinin dışında, onu taşıyanı kem gözlerden korumak için tasarlanmış bir nesnedir. Bir tür ilişki kurma biçimidir. Takının tarihi, insanlığın kültür tarihi kadar eskidir. Arkeolojik ve antropolojik bulgular ilk sanat ürünlerinin dans, müzik, takı ve beden süsleme olduğunu göstermektedir.
             İnsanoğlunun yerleşik düzene geçmesiyle birlikte (M.Ö.7000-M.Ö.5000), taş, hayvan dişleri-tırnakları, kemik, deniz kabukları gibi doğada bulunan her şey takı olarak tasarlanmış ve yaşamda yerini almıştır. Tasarlanan bu ilk takılar dinsel ve büyüsel anlamlar taşıyordu. Takı ve vücuda yapılan diğer süslemelerin bir fonksiyonu da toplum içindeki sınıfsal farklılıkları belirtmekti.



Değerli madenlerden takı üretiminin başlaması ise M.Ö.4000’lere dayanmaktadır. İnsanoğlunun ilk altın ve gümüş madenlerini bulduğu bu dönem, aynı zamanda kuyumculuğun da başlangıcı olmuştur. Erken Bronz Çağı’nda (M.Ö.3000’nin başları) metalürjide sağlanan teknik gelişmeler ile altın ve gümüşün ideal işleme olanakları birleşince, kuyumculuk Mezopotamya ve Mısır’da bir sanat-zanaat dalı halini alır. Altın ve gümüşün diğer sert madenlere göre daha rahat işlenmesi ise, filigre (telkâri), repousse (kakma), granülasyon (damlatma) ve kalem işi oymacılığı gibi kuyumculuk tekniklerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Tüm el sanatlarında olduğu gibi söz konusu kuyumculuk tekniklerinde de duyusal birikim, göz, parmaklar, alet ve işlenen malzeme birlikteliğinin uyum içerisinde çalışması çok önemlidir. Eğer alet ile insanın ruhsal ve ergonomik uyumu sağlanmışsa, o teknik yüzyıllar boyu kullanılır ve kolay kolayda değiştirilemez.
Geleneksel el sanatlarından biri olan ve ilk örneklerine M.Ö.3000’nin başında Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının takılarında rastlanan telkâri bu tekniklerden biridir. Telkâri, Farsça bir kelimedir. Telkâri adı; üretimde kullanılan ‘tel‘ ve Farsçada örme anlamına gelen ‘kâri‘ kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Kısaca tel işleme sanatı anlamına gelen telkâri, ince tel halinde dökülen gümüş veya altının kıvrılması, sarılması ya da örülmesiyle oluşturulan desenlerin bir araya getirilmesi olarak tanınır. Zarif görünümlü, dantele benzeyen bir kafes işidir ve tümüyle el işçiliğine dayalı bir sanattır. Telkâri sanatı ile yaygın olarak aynalar, tepsiler, kemerler, küpeler, kolyeler, düğmeler ve yüzükler yapılabilmektedir.



                Telkâri sanatının Anadolu’daki en eski ve en önemli merkezleri Trabzon, Gaziantep ve Diyarbakır’dı. 17. yy sonları ile 20. yy başları arasında kalan dönemde, gerek ekonomik sıkıntılar gerekse savaşların yarattığı kargaşalar nedeniyle ne yazık ki kaybolmaya başladı. Saç teli inceliğindeki altın ve gümüşün yüzyıllardır dantel dantel işlendiği telkâri sanatı, diğer el sanatları gibi ayakta kalmaya çalışıyor. Kuyumculuk sektöründeki endüstrileşmeyle yaşam alanı daralan sanatın ustaları, telkâri işlemeciliğini günümüze kadar taşımayı başardılar. Bugün Mardin Midyat, Ankara Beypazarı ve Trabzon, telkâri sanatının yaşatıldığı önemli merkezler arasında yer alıyorlar.



                “Kumaşın ve altının sihirbazı derler Süryani’ler için. Oysaki ben Mardin’de telkâriyim. En eski kelebek kanadı, yiğitlerin asası… Benim göz zevkim, el emeğim, maharetle nakış olur gümüş üzerinde dansla. Ben Mardin’im. En güzel gümüş işlemeciliğinin yurdu yani. Mezopotamya ilhamım, medeniyetler benim desen kaynağım. Ben, tel halindeki gümüşü diriltir, altını şahlandırırım. Basit bir el çekiciyle ve ayak körüğüyle sevda yakısını gümüşe yansıtırım. Ben en güzel kol düğmesiyim. Taşlara nakşetmiş atalarımla, gümüşü yonttum. Ben bir zevk tüneliyim. Bir çocuğun gelecek düşü, Mardin’de bir sevgi motifiyim. Ben telkâriyim, dünden bugüne incecik zevkleri bulutlara işleyen, çiçeklere kazıyan…”. Böyle demişler Mardinli telkâri ustaları. Böyle tanımlamışlar köklü sanatlarını. Biraz da Mardin’e mal ederek! Geçmişi 5000 yıl öncesine uzanan altın ve gümüş, kuyum ustalarının ellerinde hayat buluyor. Deyim yerindeyse, saç teli inceliğindeki altın ve gümüş tellerle yapılan, usta ellerde şekilden şekle giren takılardaki zarafet ve incelik, insanı adeta bir sanat yolculuğuna çıkarıyor.
                İbrahim Şahini… İncecik, dantelvari işlemecilik sanatının, telkârinin ustalarından birisi. İbrahim Şahini Kosova Przienli ve İzmir’de yaşıyor. Bu sanatın ölmemesi için yeni nesile öğretilmesi ve sevdirilmesi gerektiğini söylüyor. Savaş ve ekonomideki bozulmalar nedeniyle 1992 yılında Bergama’ya yerleşerek ilk atölyesini açan İbrahim Şahini, telkâri tekniğini Kosova Przien’de kuyumcular kooperatifinde, çoğunluğu Katolik olan ustalardan öğrenmiş.
                 Bundan sonrasını İbrahim ustanın kendi ağzından aktarıyoruz:




                1965 yılında Kosova’da doğdum. Bu meslek bana babamdan kaldı. Daha doğrusu babamı eğiten usta aynı zamanda benim de ustamdı. Babam matematik öğretmeniydi ve üç çocuk sahibi olduğu için ek gelire ihtiyaç duydu. Dolayısıyla telkâri sanatı ile uğraşmaya başladı. Doğduğum yerde, yani Kosova Przien’de ve Yugoslavya’da halkın hemen hemen yarısı telkâri sanatı ile geçimini sağlıyor. Üretime ilk defa evde babam ile başladım. Liseyi ve askerliği bitirdikten sonra babam okumamı istedi ancak ben sevdiğim mesleği yapmak ve hayata hemen atılıp para kazanmak için okumak istemedim. Benim ülkem komünist bir ülke olduğu için kooperatif vardı. Yani sanat dallarındaki ustalar birleşirler ve her sene 40-50 adet çırak alıp eğitirlerdi. Eğitimden sonra çıraklara belge verilir ve kalmak isteyen çırak yine kalıp işini yapardı. Ben orada altı sene çalıştım. 1990 yılında çıkan savaştan sonra Türkiye’ye geldim. Bergama’da 12 sene telkâri ile geçimimi sağladım. İzmir’de atölyemde çalışıyordum ancak daha sonra Bergama’ya taşındım. Meslek özgeçmişim bunlardan ibaret.

Ömer L. Bakan: Savaş yıllarında ülken nasıldı peki?



İbrahim Şahini: Savaşı ben görmedim ki. Slovenya ve Hırvatistan savaşa yeni başlamışlar, Bosna’ya geçmemişlerdi. 1994-1995 yılları arasında Kosova dolaylarında kıyamet koptu. Yani bizim kaldığımız bölge savaştan değil de krizden daha fazla zarar gördü diyebilirim. Diğer bölgeler daha büyük sıkıntılar çektiler.
Ömer L. Bakan: Peki, senin Türkiye’ye adapte olman kolay oldu mu?
İbrahim Şahini: Hem kolay hem de zor oldu diyebilirim. Komünist bir ülkeden kapitalist bir ülkeye geçiş yaptım. Bazı şeyleri kavram olarak kafamda canlandıramadım ve anlamak 8-10 yılımı aldı. Kolaylığı ise işimi yapıp bir gelire sahip olabilmemdi. Her sektörde olduğu gibi kuyumculuk sektöründe de ticari ahlak yok. Ticari ahlaktan kastım da verilen sözlerin tutulmamasıyla alakalı. Bu biraz sıkıntı yaratıyor. Yani adam geliyor toptan alacağım, bana indirim yap diyor. Ancak ortada bir emek var. Satılık iki fotoğrafımız var diyelim. Birincisi pahalı ve güzel, diğeri ise ucuz ve kötü. Alıcı kaliteliyi almıyor da ucuz olduğu için kötü olanı satın alıyor. Bugün bir arkadaşla konuştum mesela. “Ağabey telkâri neden alınmıyor? Diyor. Kararıyor mu kararıyor, parlatılır mı parlatılmıyor. Neden alsın ki adam? Nereden bilinsin ki telkârinin kararmış olanı daha değerlidir. Zevkler ve renkler tartışılmıyor. Zevkin standardı olmayınca o iş sarpa sarıyor. Bu resimde, heykelde bütün sektörlerde aynı. Adam emek vermiş olsa ne olur, vermese ne olur. Piyasada bu tarz sıkıntılar var ve biz de adapte olmaya mecburuz.
Ömer L. Bakan: Kasabanızda telkâri mesleği devam ediyor mu?
İbrahim Şahini: Eskisi gibi olmasa da bu sanatı devam ettiren insanlar var ancak kooperatif sistemi kalktı. Çünkü oraya da kapitalist sistem geldi. Bu iyi mi oldu kötü mü oldu tartışılır ancak köklü bir değişim olduğu için insanların yeni sisteme adapte olmaları zor oldu gerçekten. Dünyaya açılıyorsun ama dünya ticaretini bilmiyorsun. Bir şeyi emek sarf ederek üretiyorsun ama bunu dışarıda kaça satacağını bilmiyorsun. Bu bir problemdir. Bu yüzden de insanlar dışarıya açılamıyorlar.



Ömer L. Bakan: Müşterilerinle aranda köprü olan insanlar seninle pazarlık ettikleri zaman emeğinden çalıyorlar değil mi?
İbrahim Şahini: Evet öyle, çünkü altının ve gümüşün gram ücreti sabit. Bir çark tur atsın işlerimiz biz buna da razıyız.
Ömer L. Bakan: Bu sektörde zorlandığın şey nedir peki?
İbrahim Şahini: İzmir çok kısır, ticaret yok. Burada gördüğünüz bütün kuyum esnafları İstanbul ile çalışıyorlar. Üretici de İstanbul’da çalışıyor. İstanbul’da köşe başında toptancılar var ve gerçekten de iyi paralar kazanıyorlar. Bizim gibi üreticiler olduğu kadar arada çantacılar da var ancak ticaret esnasında hepimiz aynı kefeye koyuluyoruz. Paranın çoğunu onlar kazanıyorlar tamam gözümüz yok ama “hep ben” dememek gerekiyor diye düşünüyorum. Özellikle ayaklarına gittiğimiz zaman daha büyük problemler yaşıyoruz.
Ömer L. Bakan: Şimdi 45 yaşındasın, 27 yaşında Türkiye’ye geldin. Peki, Yugoslavya’da Türk olmak nasıl bir şeydi?
İbrahim Şahini: Benim babam Arnavut, annem ise Türk. Yani ben ne Türk olabildim ne de Arnavut. Türkiye’yi biraz da bu yüzden seviyorum, kimse ırk ayrımı yapmıyor. Bizde bu yok mesela. Türkiye’de Ermeni, Rus ya da Hıristiyan olmak problem teşkil etmiyor. Orada çevrem çok kısıtlıydı. Babam Arnavut olduğu için Türklerle çok samimi olamıyordum aynı zamanda annem Türk olduğu için de Arnavutlarla çok samimi olamıyordum. Bu çok bariz değildi ancak işin içine girince rahatsız oluyordum. Siyasi konular ister istemez gerginliğe yol açıyordu. Sonuçta annemin Türk, babamın Arnavut olması benim suçum değildi ve ayrımcılığı hak etmiyordum. İzmir’de insanlarla her şey hakkında sohbet edebiliyorsun. Orada hiçbir zaman buradaki ortama sahip olamadım. Baba tarafına gittiğim zaman: “Haa şu annesi gelme olan kadının oğlu musun?” diyorlardı. Anne tarafına gittiğim zaman da: “Sen babası Arnavut olan çocuk musun?” diyorlardı. İster istemez rahatsız oluyordum. Türkiye’de bu yok, daha çok insanlığa önem veriyorlar.
Ömer L. Bakan: Vatanından ayrılmadan önce ne düşündün ve neden Türkiye’yi tercih ettin?
İbrahim Şahini: Avrupa’da yabancı uyruklu insanlara 2. sınıf insan muamelesi yapıyorlar. Hele Kosova’dan, güneyden geldiğinizi duydukları zaman daha da kötü muamele görüyorsunuz. Kendimi sınıflandırılmış bir ülkede düşünemediğim için Türkiye’yi tercih ettim. Ben Kosovalı bir Türk değil İbrahim’im! Yaptığım işte çok mu para kazanıyorum, hayır. Biriyle konuştuğum zaman önyargıyla karşılaşır mıyım? diye bir düşüncem yok, bu nedenle da kafam rahat.




Ömer L. Bakan: Yugoslavya’da bunun sıkıntısını çektin. Buraya geldin, evlendin ve pırlanta gibi bir eşe ve çocuğa sahipsin. Peki, çocuğun senin Yugoslavya’da yaşadığın problemleri Türkiye’de yaşıyor mu?
İbrahim Şahini: Hayır, kesinlikle öyle bir kavram yok. Biz burada ırk çatışması yaşamadığımız için çocuğumuz da bu tarz şeyler hissetmiyor. Her ülkenin kendince iyi-kötü yanları var. Türkiye’yi seviyorum ancak burada güzelliklerin yanı sıra eksik olan şeyler de var. Ben uzun süre bu tarz problemler yaşadım ancak çocuğum yaşamıyor. Bergama taşra sayılabilecek kadar küçük bir yer, buna rağmen milliyetçilik adına kötü bir olayla karşılaşmadım. Adana, Ankara ve Trabzon’da bulundum. Karadeniz’in daha farklı bir boyutu var ancak o sancıyı hissetmiyorsunuz. Türkiye’ye gelme sebeplerimden biri de bu. Türkiye’ye gelmeseydim ya Kanada’ya gidecektim ya da Yeni Zelanda’ya. Uzak olan bu ülkeler hakkında pek fazla bilgiye sahip değildim. Türkiye’yi üç aşağı beş yukarı tanıyordum. Sonuçta burada dostunu düşmanını biliyorsun ve ona göre bir tutum sergiliyorsun. Türkiye’nin bilmediğim tek yanı ticari boyutuydu. Ancak ticari farklılıklara ayak uydurmak zorundayız. Yapamadığımız takdirde de ülkemize dönmek daha mantıklıydı. Biz de bir seçim yaptık ve kolay olmasa da adapte olduk. Eksikleri tamamlama gibi bir işlevim yok ama burada kendi ülkemde olduğumdan daha mutluyum. Kazanç açısından orası mı burası mı diye bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Türkiye derim. Ancak orada olduğum dönemlerde finansal tatmin olanakları daha fazlaydı.
Ömer L. Bakan: Peki oradaki telkâri ustaları dağıldılar mı?
İbrahim Şahini: Hayır, dağılmadılar bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ancak savaş döneminde ve sonrasındaki üç-beş yıl içerisinde sektörde durgunluk yaşandı. Eskiden esnaflar belli bir sistem çerçevesinde çalışıyorlardı, tabiri caizse bildikleri sularda yüzüyorlardı. Yine müşterileri onları tanıyor ve geliyorlar ancak kapitalist geçişe ayak uydurmakta zorlandılar. Ayak uydurabilenler devam ediyorlar.



Ömer L. Bakan: Peki Bergama’da ne tür çalışmalar yaptın?
İbrahim Şahini: Bir turistik tesiste hem üretici hem de satıcı olarak çalıştım. Takı üzerine çalışan bir firmada takı uzmanlığı yaptım. İşverenle anlaşmamız sonucunda bana bir atölye açıldı. Önce telkâride büyük parçalar üzerinde çalıştım; vazo, kahve fincan takımı, şekerlik, mücevher-sigara kutusu vb. Bunların satımı revaçtaydı ancak müşteri portfolyosu değişince ilgi de azaldı. Satış yapabilecek kadar yabacı dile sahip olduğum için para kazanabiliyordum. Sonra eş durumuyla İzmir’e taşındım ve gidip gelmek problem teşkil ettiği için istifa ettim. O işverenimin sayesinde çalışma ve oturma izni aldım. Oturma izni almamda evliliğimin de katkısı var ancak iyi bir yerde çalışmak da önem taşıyor. Böylece 12 yıl kadar Bergama’da çalışmış oldum.
Ömer L. Bakan: Peki gelecekte ne yapmayı düşünüyorsun?
İbrahim Şahini: Gözlerim elverdiğince yine telkâri ile uğraşacağım çünkü başka maceralara açık değilim. Bu işi yapmak kolay değil ama kendimi garantiye alana kadar bu iş üzerinde çalışmayı düşünüyorum. Benim işim bu sonuçta.
Ömer L. Bakan: Peki, özel projeler yapıyor musun?
İbrahim Şahini: Özel projeler için hiç vaktim yok.
Ömer L. Bakan: Özel siparişlere zaman ayırabiliyor musun?
İbrahim Şahini: Elimden geldiğince zaman ayırmaya çalışıyorum. Mesela en son Yunanistan’daki bir kilisenin maketini yaptım. Birkaç tane daha projem var ama ancak zamanım yok. Kadro olduktan sonra Süleymaniye Cami’sini yapmayı düşünüyorum. Daha sonra da İzmir’de bulunan saat kulesini üç boyutlu olarak yapmak istiyorum. Ancak bütün bunları yeterli bir kadroya ve maddi ferahlığa sahip olduktan sonra yapabilirim. Bütün bunları pazarlama amacıyla değil de sanatımı ortaya koymak için yapacağım.



Ömer L. Bakan: Mesela sen saat kulesini, Mevlana’yı, Süleymaniye’yi yaptın diyelim. Bu eserleri sergiler misin ya da böyle bir şansın var mı?
İbrahim Şahini: Yapabilirim, ancak sergi açabilmem için eser olması lazım. Bu projelerim henüz taslak halinde. Tek başıma gerçekleştirmem de oldukça güç çünkü tek başıma çalıştığım kilise maketini 9-10 ayda bitirdim. 6,5 kg. ağırlığında olan büyük bir parçaydı. Süleymaniye Cami’si de 8-10 kg.lık bir eser olacak. Bir insan bir ayda 1 kg. telkâri üretebilir. Bu eserin tamamlanması da yaklaşık 12 ay kadar sürer. Gerçekleştirmek istediğim projem bu ama daha önce de belirttiğim gibi zamana ve maddi güce ihtiyacım var.
Ömer L. Bakan: Peki, bazı değerli taşları telkâri sanatında kullanabiliyor musun?
İbrahim Şahini: Evet, müşterilerden gelen talep üzerine yapıyorum. Taş ve maden ağırlığı oranını onlar belirliyorlar.
Ömer L. Bakan: Mesela birisi sana gelip: “Ben şöyle bir takı istiyorum ve kimsede olmasını istemiyorum.” dediği zaman bu tip taleplere cevap verebiliyor musun?
İbrahim Şahini: Evet, elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum ancak kadroda eksiklik olduğu için bu tip işler çok zaman kaybına sebep oluyor. Tek parçalar için çoğunlukla uğraşmıyorum. Bir ay kadar zaman alacak işleri kabul ediyorum böylece kadrom da bu işe yoğunlaşmış oluyor. Ama hatırını kıramadığım insanlar da oluyor tabii. Onlar için birkaç günümü feda edebiliyorum. Mesela bir müşterim benden kanun anahtarı istedi, bir hafta on gün üzerinde çalıştıktan sonra teslim ettim. Ancak şu an böyle bir lükse sahip değilim. Özel sipariş üzerine yapılan eserlere bilindiği üzere sadece bir kişi sahip oluyor. Benim yapmak istediğim şey de bu ancak bunu yapabilmem için sağlam bir ekonomik altyapıya, zamana ve tasarı için ilhama ihtiyacım var. Çarkım dönecek ki sergi açabileyim. O günün bugün olmadığını biliyorum, belki ilerde… Bu projemi gerçekleştirebilirsem daha rahat uyuyacağım gibime geliyor.
 Ömer L. Bakan: Peki telkâri sanatını başkalarına öğretiyor musun?
İbrahim Şahini: Evet, buna mecburum. Sevilay diye bir arkadaşım var ona öğretiyorum. Bir de Esra var. O da yeni başladı, çok istekli ve bu sanatı öğrenmek için Bergama’ya taşındı. Telkâri üretimi hiçbir zaman yok olmayacak ama zaman zaman duraklamalar yaşıyor. Ortaya tekrar çıktığında ise daha farklı şekilde vücuda geliyor. Ancak bir sanatı icra edebilmek için onun eski tekniklerini de iyi bilmek gerekiyor. Bunun için bildiklerimi paylaşıyorum. Ben yanımda çalışan insanlara telkârinin kurallarını öğretmek istiyorum. Mesela geçenlerde Aliağa Belediyesi’nden teklif geldi. Meslek edindirme kursları kapsamında telkâriyi öğretmemi istediler ancak üç ay gibi kısa bir dönemde telkârinin inceliklerini (kaynak nasıl yapılır, nasıl törpülenir?) nasıl öğretebilirim ki? İnsanlar evde sıkılıyorlar ve belli bir yaşı geçtikten sonra: “Gideyim telkâri öğreneyim.” diyorlar. Bunu düşüneceklerine resim sanatı ile uğraşmaları daha mantıklı. Resim sanatını küçümsediğimi düşünmeyin sakın. Böyle söylüyorum çünkü telkâri yapabilmek için el kırıklığı gerekiyor ayrıca da madenle,  ateşle çalışmak gerekiyor. Bu işin zanaatı önemli. Önce zanaatı öğreneceksin, ondan sonra sanat yapacaksın. Zanaat öğrenmek de uzun bir süreç gerektiriyor, sabır istiyor. Her gün bir element öğrenerek bir yılda üç yüz element öğreneceksin ve bu da telkârinin sadece abc’sidir. Kısa bir zaman diliminde insanlara öğreteceklerim yarım yamalak kalır, baştan anlatmaya kalksam bu da çok zaman alır. Öğretmiş olsam paramı alırım ancak hak etmiş olmam. Çünkü insanlara gereken bilgiyi ve zamanı ayırmamış olurum. Bu işi yapabilmek için sabır ve zaman gerekiyor.
Ömer L. Bakan: Telkâri gramla mı satılıyor yoksa verilen emeğe göre mi fiyat belirliyorsun?
İbrahim Şahini: Türkiye’de gramla satılıyor. Madenin değeri belli ama emeğin değeri zamanla ölçülüyor. Benim kazanmam gereken sabit bir para var, bunu koruyabildiğim sürece ayakta kalabilirim. Bir iş üzerinde kaç saat çalıştıysam ona göre bir fiyat biçiyorum.
Ömer L. Bakan: Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı İbrahim?

İbrahim Şahini: Hocam sizi tekrar gördüğüm için çok mutlu oldum. Bu benim için büyük bir sürprizdi. Umarım dostluğumuz sonsuza kadar sürer.