7 Mart 2017 Salı

SOHBET: TAHİR KASIMOV



               





Tahir Kasımov Kimdir?
                
1978 yılında Azerbaycan'ın Bakü şehrinde doğup büyüyen sanatçı, ilk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. 1988 yılında Bakü'de bulunan T. İsmailov Çocuk ve Gençler Sanat okuluna başladı. 1992 yılına kadar sanat okulunda eğitim alarak, aynı yıl Azerbaycan Devlet İnce Sanat ve Medeniyet Üniversitesine, Dekoratif Tatbiki Sanatlar Fakültesi, Sanatsal Metal Bölümünü kazandı. 1998 yılında aynı okuldan mezun olarak sanatsal çalışmalarını serbest olarak sürdürdü. 2000 yılından itibaren çalışmalarına Türkiye’de devam eden sanatçı, Anar Eyni ve Mutluhan Taş’la beraber anıtsal heykel alanında çalışmalar yaptı. 2003 - 2004 yılları arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. Azerbaycan ve Türkiye'de 8 kişisel sergi açmakla birlikte birçok karma sergiye de katıldı. Halen Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmalarına devam etmektedir.

               



Siz, Sanatsal Metal Bölümünden mezun oldunuz ve hala Anıt Heykel üzerine çalışmalar yürütüyorsunuz; ancak açmış olduğunuz sergileriniz resim ağırlıklı. Bu fark sizce bir çelişki sayılabilir mi?
            
 Aslında bu bir çelişki olarak nitelendirilemez. Çünkü sanata meyilim resimle başladı, üniversiteye girinceye kadar da aynı yönde devam ettim. Üniversite sınavlarına başvurduğum yıl, Resim ve Heykel bölümüne öğrenci alımı 1 yıllığına dondurulmuştu. Bende her ikisinde bünyesinde barındıran Sanatsal Metal bölümünü tercih ettim. Küçük ebatlı tezgâh heykeltıraşlığı ile tanışmamda o yıllarda başladı. İlerleyen zaman içerisinde, aynı üniversitenin heykel bölümünden arkadaşım olan Anar Eyni ile yapmış olduğum ortak çalışmalarla heykel sanatına olan yakınlığım artarak devam etti. Yapmış olduğumuz bu ortak çalışmalar, benim Anıtsal Heykel alanında yeni projeler ve uygulamalarıma zemin hazırladı. Ben burada önemli bir noktayı belirtmekte fayda görüyorum; “resim ve heykel birbirinden ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır.” Resim ve anatomi bilgisi olmayan bir heykelden bahsetmek de mümkün değildir. Bir heykeltıraş iyi bir desen ve anatomi bilgisine sahip olmadan asla heykel yapamaz; dolayısıyla benim resim çalışmalarım, yapmış olduğum heykellerinde bir nevi hazırlık aşamasıdır denilebilir.

                



Hocam, o halde yapmış olduğunuz resimlere,  yine yapmış olduğunuz heykellerin bir eskizi demek de mümkün olabilir mi?
                
Tam olarak öyledir demek eksik olur; çünkü yaptığım her resim, heykel için bir altyapı niteliği taşımıyor. Resim ve heykel her ne kadar birbirinden ayrılması mümkün olmayan bütünün parçaları sayılsa da her iki sanat dalının da kendi içinde olmazsa olmaz farklı disiplinleri de söz konusudur. Ancak; heykel için hazırlamış olduğum bazı eskizlerimi resimlerim içinde; resim için yaptığım bazı kompozisyonları da heykellerimde kullandığım oluyor.

               



O halde size sorularımızı resim ve heykel çalışmalarınızı ayırarak soralım isterseniz. Yapmış olduğunuz resimlerinizde genelde hangi konuları işliyorsunuz?
               
Geçmişe ve bugünümüze baktığımızda birçok sanatçı, sanat hayatının belli dönemlerinde farklı tarz ve üsluplarda eserler vermişlerdir. Çok az sanatçı sanat hayatını tek bir tarzda yapmış olduğu çalışmalarla sürdürmüştür. Ben de birçok sanatçının yapmış olduğu gibi dönem dönem farklılıklar gösteren çalışmalara imza attım. Ancak; Fuzuli konusuna bugüne kadarki sanat hayatımın gelişim ve üretim sürecinde aralıklarla dönerek, yeniden yorumlamalarda bulundum. Eğer o an, desen çalışmak istiyorsam desen ağırlıklı resimler yaptım, suluboya ile çalıştığım fırtına ve gemiler konusu meşgul etti bir müddet zihnimi, sonra tasavvuftaki Aşk ile ilgili çalışmalarım oldu, zaten Fuzuli konusuna tekrar tekrar dönmemin altında yatan sebepte;  Fuzuli’nin aşk tanımlamasını ondan daha iyi anlatan birinde bulamamamdan kaynaklanıyor. Yani anlatmak istediğim şu ki; bence sanat herhangi bir çerçeveye ve kalıba sığdırılmamalıdır. Bir konuya veya bir tarza bağlı kalarak üretmekte benim için bir sınırlama anlamı taşıyor.  O halde; Mevlâna’nın da dediği gibi:

Her gün bir yerden göçmek
Ne iyi

Her gün bir yere
Konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan
Akmak ne hoş

Dünle beraber
Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa
Düne ait
Şimdi yeni şeyler
Söylemek lazım




               


Sizin kitap resimlemeleriyle de uğraştığınızı biliyoruz; bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

               
İllüstrasyon çalışması en ilginç alanlardan birisidir. Hele ki konu tasavvuf olursa... Bizim de ilk illüstrasyon çalışmamız “Rumi ve Aşkın Terapi” isimli kitap üzerineydi. Bizim diyorum çükü bu çalışmayı sanatçı arkadaşlarım Mutluhan Taş ve Anar Eyni ile birlikte tamamladık. Tasavvuf konulu hikâyeleri normal bir hikâye gibi resimlemek de mümkündür ancak; bu durumda mana ve anlam değil sadece hikâyedeki gidişattan bir kesit anlatılabilir. Biz ise kitaptaki mesneviden alıntılara dikkat çekerek oradaki manayı anlatmaya çalıştık. Tasarım konusunda kararlarımız ortak alındı. Her bir konuyu anlatabilmek için ayrı semboller bulduk.
                Bundan başka, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin çocuklar için hazırlamış olduğu 5 ciltlik Mesnevi hikâyelerinin illüstrasyonlarını ve Ömer Seyfettin, Mehmet Akif Ersoy, Cheov gibi yazarlardan seçilmiş 10 esere 10'ar adet illüstrasyonlar yaptım.

                2000 yılından bu yana Türkiye’de anıtsal heykeller yaptığınızı söylediniz. Türkiye’de şimdiye kadar kaç anıtta çalıştınız?
                Bunun sayısını söylemek gerçekten çok güç. Yanılmıyorsam 60'a yakın eseri ben ve arkadaşlarım ortak olarak çalıştık, ama bireysel olarak da, Tarsus Eshab-ı Kehf Anıtı, Konya Adalet Sarayı ve Hukuk Fakültesi önündeki Themis Anıtı(Adalet Tanrıçası), Selçuk Üniversitesi Kampus alanında Selçuklu Anıtı, Mehmet Akif Ersoy Büstü, Lokman Hekim Heykeli gibi anıtları yaptım.
                Buna ilaveten küçük tezgâh heykelleri ile çalışmalarıma devam etmekteyim.





                

24 Şubat 2017 Cuma

SABAHATTİN ALİ





25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası, piyade yüzbaşısı Cihangirli Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır (1921).Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930). Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.
Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık Dergisi’nde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara 2. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).
"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi."
Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde öldürülmüştür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve CHP üyesi ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.
Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.


                


YAZARLIĞI

Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan Dergisi’nde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikâyesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlâk, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".
Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık Dergisi’nde yayımladığı "Kanal, Kırlangıçlar, Arap Hayri, Pazarcı, Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hâkimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.
Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyunda tefrika etmiş (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.





Şiir Yapıtları
Dağlar ve Rüzgâr (1934 - Yeni Eklerle 1943). Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte (1937) Bütün şiirleri

Öyküleri
  • Değirmen (1935)
  • Kağnı (1936)
  • Hanende Melek (1937)
  • Ses (1937)
  • Kağnı - Ses (1943 - İki Kitap Birlikte)
  • Yeni Dünya (1943)
  • Sırça Köşk (1947).
  • Kamyon

Romanları
  • Kuyucaklı Yusuf (1937)
  • İçimizdeki Şeytan (1940)
  • Kürk Mantolu Madonna (1942).

Çocuklar Gibi
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi


Geçmiyor günler
burda çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.

avluda volta vururum
kah düşünür otururum
türlü hayaller görürüm
geçmiyor günler geçmiyor.

dışarıda mevsim baharmış
gezip dolaşanlar varmış
günler su gibi akarmış
geçmiyor günler geçmiyor.

gönülde eski sevdalar
gözümde dereler bağlar
aynadan hayalin ağlar
geçmiyor günler geçmiyor.

yanımda yatan yabancı
her söz zehir gibi acı
bütün dertlerin en gücü
geçmiyor günler geçmiyor


Kara yazı
geçmedi yare sözümüz
yollarda kaldı gözümüz
yere sürüldü yüzümüz
böyleymiş karayazımız.

çiçekler açılmaz oldu
pınarlar içilmez oldu
yar bize gülmez oldu
böyleymiş kara yazımız.

yalnız ona yar demiştik
onda bir şey var demiştik
o bizi anlar demiştik
böyleymiş kara yazımız.

hey gönül gene bu gece
kederim geceden yüce
gel susalım beraberce
böyleymiş kara yazımız.


Melankoli
Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.

Anlıyamam kederimi,
Bir ateş yakar derimi,
İçim dar bulur yerimi,
Gönlüm dağlarda bunalır.

Ne kış, ne yazı isterim,
Ne bir dost yüzü isterim,
Hafif bir sızı isterim,
Ağrılar, sancılar gelir.

Yanıma düşer kollarım,
Görünmez olur yollarım,
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir...

Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli...
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür.

Dağlar

Başım dağ saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Elleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.

Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.

2 Aralık 2016 Cuma

PIER LOTI




Julien Viaud nam-ı diğer Piyer Loti. Ufak tefek, koca kafalı, iri kavisli burunlu biriydi. Hani ailelerde ‘tekne kazıntısı’ adı verilen, ağabeyleri ve ablaları ile arasında büyükçe yaş farkı bulunan, anne ve babalarının yaşlılığında dünyaya gelmiş ve bu yüzden fazla ilgilenilmemiş çocuklar vardır ya, işte Julien’de onlardandı. Üstelik yüzündeki sedef lekeleri gözlere hiçte hoş görünmüyordu. Hele hele uzun deniz yolculukları sonunda derisi güneş ile rüzgârdan yandığında, görünüşü büsbütün çirkinleşiyordu. Nitekim yazar Claude Farrere, onu ilk gördüğünde Kahire Müzesi’ndeki Ramses Mumyası’na benzetir ve “Karşıdan bakınca sadece gözdü, sanki her zaman fal taşı gibi açık, hareketsiz sabit gözler. Yarı yarasa, yarı kedigözü.” der. Çöp gibi ince görünümü nedeniyle adalelerini geliştirmek için cambazhanede çalışmayı deneyecek kadar yapısından memnun değildi.



Doğum yeri olan Batı Fransa’nın Atlas Okyanusu üzerindeki Rochefort kentindeki ilk eğitim günlerinde, arkadaşları ve öğretmenleriyle anlaşamayan içine kapalı bir çocuktu. Davranışlarında bir günü diğerine uymuyor, özel bir yeteneği de görünmüyordu. Hatta öğretmeni; “Bu çocuk hiçbir zaman Fransızca yazmayı başaramayacak.” yargısında bulunmuştur. Ailesi ve ailesinin kadınlarıyla –anne, hala, abla- yaşamıştır. Tahiti’deki ağabeyinin gönderdiği mektuplarda yer alan, yabancı ve tropikal ülke hayranlığını körükleyen bilgiler onu daha çok ilgilendiriyordu. İçine kapanıklığını aşmanın yolunu hatıra defteri tutmak, resim yapmak ve piyano çalmakta buluyordu.
                Denizci olmak istemesinde, ailesinin geçmişinde bir hayli denizcinin bulunması kadar, uzak denizlerde uzun süre dolaştıktan sonra oralardan getirdiği eşyalar ve nebatlar arasında tropik bir yaşam süren amcasına özenmesi de rol oynadı. Ama hepsinden önce eğitimini yatılı bir okulda devlet hesabına yapıp, ailesine yük olmama zorunluluğu vardı. Çünkü belediyede başkâtip olan babasının mali durumu oldukça bozuktu. Parlak bir öğrenci olmaması, 1856’da on altı yaşındayken girdiği bahriye okulu sınavında başarı sağlamasını engelledi. Paris’e gidip bir yıl çalışmanın sonucunda nihayet seksen kişi arasında kırkıncı olarak kazanabildi.
                18 yaşındayken katıldığı eğitim gezilerinde Fransa’nın Atlantik Sahillerini tanıdı. Yirmisindeyken ikinci sınıf subay adayı olmuştu ve Akdeniz’i, Kuzey Afrika’yı, Atlantik Okyanusu’nu, Brezilya’yı, Amerika Birleşik Devletleri’ni, Kanada’yı dolaştı.
               


Julien, bu ilk dünya turunda en çok içine kapanıklıktan sıyrılmanın sevincini yaşadı. Çeşitli ülkelerin birbirinden farklı insanlarını hele kadınlarını değerlendirmek için çok gençti. Ama öğrenme isteği de yadsınamazdı. Deneyimlerinin, hele karşı cinsle ilişkileri konusunda ileri sürdüklerinin ne kadarı gerçek ne kadarı hayal ürünü bilinmez. Bunların kendisinden başka tanığı yoktur. 1870 Şubat’ında altı gün kaldığı İzmir’de Osmanlı Toplumu’yla ilk temasa geçmenin sonucunda ileri sürdüğü yargılar; Avrupa’dan Uzak Doğu’dan ve Afrika İslam Toplumlarından farklı bir yapıyı gözlemlediğini ortaya koyuyor.
                “Boyalı ve yıldızlı kayıklarda meraklı ve rengârenk elbiseler giymiş insanlar bizi izliyordu. Bütün vadilerden uzun deve kervanları, yavaş yavaş büyük doğu kentine doğru iniyorlardı. Uzakta siyah servisler ve ince minarelerle dolu görünen bu kentten harikalar bekliyorduk, zira her şey renkli ve orijinaldi. Oysa bizi tam bir hayal kırıklığı bekliyormuş.
                Bir gün bizi, seller gibi yağan yağmurun altında, düzensiz ve sanatsız inşa edilmiş evlerin oluşturduğu karmaşıklığın altında karaya çıkardılar. Her şeyden bir parça vardı; Türkler, İranlılar, Rumlar, Yahudiler, İngilizler, develer ve sokakların acayip ırkını oluşturan küçük serseriler.
                Doğuya, bütün büyülü yanlarıyla doğuya, şairlerin ve seyyahların tasvir ettikleri şekliyle doğuya, İzmir’in eski çarşı mahallelerinde rastlanır. Bu Türk pazarlarının öyle garip görünüşleri vardır ki, orada olan her şeyin gerçekliğinden şüphe edilir ve eski doğu öykülerinin peri masallarını andıran ortamına taşınmış sanır insan kendini… Bu peri masallarından çıkıldığı zaman Avrupalıların mahallesine geçilir ve bizim bu halklarınkine nazaran son derece soğuk ve aptalca uygarlığımızla karşılaşılır.”
1876 yılının 3 Mayıs’ında yaşamını ve sanatla olan ilişkisini kökünden değiştirecek bir yolculuğa çıktı. İki Avrupa devleti konsolosunun Müslüman halk tarafından linç edilmesi üzerine, Selanik’teki Avrupalıların güvenliğini sağlamak üzere gönderilen Couronne adlı savaş gemisine atandı. Uğradığı limanlarda karaya yalnız başına çıkmayı adet haline getiren Julien, Selanik’te de aynı yola başvurdu. İki buçuk ay Selanik’te kaldıktan sonra 1 Ağustos1876’da İstanbul’daki Gladiaeur gemisine nakledildi ve 17 Mart 1877’ye kadar orada kaldı. 7 aylık süre boyunca Galata-Beyoğlu bölgesinde kalmakla yetinmeyerek, yazarlık merakıyla İstanbul tarafına geçti ve Türk yaşamını tanımaya çalıştı; Türkçe öğrendi, aldığı eşyaları evine götürüp Türk köşesi kurdu.
                İki yıl sonra Paris’te Aziyade adında bir roman yazdı. Alışılmışın aksine kitapta bir yazar ismi yoktu. Kitabın kapağına konan güzel bir doğulu kadın resminin okuyucunun ilgisini çekmek için yeterli olacağını düşünmüş olmalıydılar. Kitap haremle ilgiliydi; İngiliz Bahriyeli Teğmen ile Abidin Efendinin dördüncü karısı Aziyade’nin yasak aşkını anlatıyordu.1877 Mart’ında teğmenin görevli olduğu savaş gemisine İngiltere’ye dönme emri verilir. Aziyade ve teğmen bu ayrılışa gözyaşı dökerler. Ama iki tarafta birbirinden kopmamakta kararlıdır. Teğmen İngiltere’deyken bu yasak aşk Aziyade’nin kocası tarafından öğrenilir ve Aziyade güneş görmeyen bir odada ölüme terk edilir ve çok geçmeden ölür.  İstanbul’dayken Osmanlı ordusuna girmek için başvuruda bulunan teğmen İstanbul’a döner. Aziyade’nin başına gelenleri öğrenir, çok üzülür. Aziyade’nin mezarını ziyaret eder. Aslında kitaptaki İngiliz Teğmen Loti’nin kendisidir.



1903’te İstanbul’da elçilik koruma gemisinin süvariliğine atanma olasılığı gündeme geldiği andan itibaren büyük bir rahatsızlık hissetmeye başladığını günlüklerine yazmıştır. ’Otuz yıllık İstanbul’da yaşama rüyasının gerçekleşmek üzereyken engellenmesi’ endişesini kafasından atamadı. O kadar ki, bundan vazgeçilirse ‘her şeyinin, ününün, onurunun, eserinin ve anılarının yıkılacağından’ korkuyordu. Belki de uzun yıllar önemli bir eser verememiş olmanın etkisi altındaydı ve İstanbul’dayken kendisinden bir şeyler bekleyenleri tatmin edememenin endişesi içerisindeydi.
Atama emri gelince ‘son derece melankolik bir alt-üst oluşun’ etkisini yaşamaya başladı. Eski olaylar, Aziyade’nin ‘tatlı kaderi’ yeniden canlandı. ‘Eskiden olsaydı yaşamımı zevkle dolduracak bir karar, ama bugün İstanbul’un bütün çekiciliği benim için küçük bir mezara kapanmış durumda’ diye kaydediyordu. Aslında asıl endişesinin gençliğinde yaptıklarını aynen tekrarlayamamaktan geldiği, bir yaşlılık psikozu içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Sadece 53 yaşındaydı ama yirminci yüzyılın başında bu sayı yaşlılık olarak algılanıyordu.



İstanbul’a dönerken, Pire’de uzun bir aradan sonra ilk kez Türk kahvesi ile nargile içip Türkçe konuşarak, Türkleşme yolunda ilk adımlarını attı. 10 Eylül 1903’te İstanbul’a gelen ve Beykoz’da demir atan Vautour gemisine yerleşti. Beykoz’un son derece Türk olan köy havası, yaydığı Türk kokuları ve nihayet sessizliği delen müezzinin ezanı, rüyasının gerçekleştiğine, tatlı ve melankolik bir sürgün geçireceğine onu inandırmaktaydı. Bu ortam içinde Aziyade’yi ve onunla geçirdiği tatlı günleri anmaya başladı. Rochefort’taki evinin oryantal odasındaki oryantal giysiler göz önünde bulundurulduğunda, zaman zaman yapay yaşadığı doğulu hayatın yerine tam zamanlı bir Türk olmayı gerçekten düşünüyor muydu acaba? Burası biraz şüphe götürmesine karşın, Türk kamuoyunda uyandırdığı sempati sonucunda ‘İstanbul şehri fahri hemşerisi’ olur.


Can Çekişen Türkiye yapıtı, Türkiye’nin Batı dünyası ile arasındaki ilişkiyi konu edinir. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Türkiye’nin haklarını galip Avrupa ülkelerine karşı savunan yazılar yazar. Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’da, onun Türk dostu kimliğine dayanarak bir cemiyet kurulur. Bu derneğin düzenlediği bir konferansta, Türkiye’nin siyasal bağımsızlığına kavuşma yolundaki direnişini işgal kuvvetlerinde yankılar uyandıracak biçimde dile getirir. Kendini Türklere bir caddeye ve kahvehaneye ismini verdirecek kadar sevdirir.

Loti’nin eserleri şunlardır: Aziyade, İzlanda Balıkçısı, Bir Sipahinin Romanı, Madam Krizantem, Bir Çocuğun Romanı, Acıma ve Ölüm Kitabı, Karanlık Yol Üzerindeki Yansımalar, Mutsuz Kadınlar, Can Çekişen Türkiye, İlk Gençlik, Zavallı Genç Bir Subay.








31 Ekim 2016 Pazartesi

ATTİLA İLHAN





15 Haziran 1925’te İzmir’in Menemen ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğretiminin büyük bir bölümünü İzmir’de ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı şehirlerde tamamladı. Gençlik yıllarının başında İzmir Atatürk Lisesi henüz birinci sınıfındayken, kız arkadaşına yazdığı Nazım Hikmet şiirleri ile yakalanınca, 1942 Şubat’ında tutuklandı ve okuldan atıldı. Üç hafta gözetim altında kalan Attila İlhan, iki ay hapis yattı. Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince de eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazanınca, eğitim hayatına devam etmek için İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı.
 Sanat hayatı ve Paris yılları
Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı’nda, ‘’Cebbaroğlu Mehemmed’’ şiiriyle pek çok ünlü şairi geride bırakarak ikincilik ödülünü kazandı. Bu ödül kendisi için kuşkusuz büyük mutluluk kaynağı olmuştu. 1946′da mezun olduktan sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Sanatçı, başarılı geçen üniversite yıllarında “Yığın” ve “Gün” gibi dergilerde ilk şiirlerini yayımlamaya başladı. Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bırakan Attila İlhan, 1949 yılında üniversite 2. sınıftayken Nazım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak üzere Paris’e gitti. Bu harekette aktif rol oynayan sanatçı, ilk kez gittiği Paris’te Fransız toplum yapısı ve Paris’te yaşadığı çevreye ilişkin gözlemler yaptı. Yaptığı gözlemleri, daha sonra ortaya koyduğu eserlerinde birçok karaktere ve olaya büründürdü. Türkiye’ye geri döndüğünde başı sıklıkla polisle derde girdi ve birkaç kez gözaltına alındı. Sansaryan Han’daki sorgulamalar; ölüm, tehlike, gerilim temalarını işlediği eserlerinde önemli rol oynadı. 1951 yılında Gerçek Gazetesi’nde yayınlanan bir yazısından dolayı soruşturmaya uğrayınca tekrar Paris’e gitti. Fransa’daki bu dönem sanatçının Fransızcayı ve Marksizm’i öğrendiği yıllardı. 1950’li yılları İstanbul-Paris-İzmir üçgeni arasında geçiren İlhan’ın ismi yavaş yavaş Türkiye çapında duyulmaya başlamıştı.
Sanatçı, yurda döndükten sonra Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Sinemaya olan ilgisi nedeniyle, 1953’de Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazmaya başladı. Gazeteye yazdığı eleştirilerden birinde; “Çoğu zaman 3-5 kişi için yazdığımızı sanırız, onlar bizi okumazlar. Asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız, başka üç beş kişidir.” dedi.
Sanatta çok yönlülüğü
1957’de Erzincan’da askerliğini bitirdikten sonra tekrar İstanbul’a dönüş yapan Attila İlhan, sinema çalışmalarına ağırlık verdi. On beşe yakın senaryoya ’’Ali Kaptanoğlu’’ takma adıyla imza atan sanatçı, sinemada aradığını bulamayınca, 1960’da Paris’e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölümü nedeniyle son buldu. Bundan sonra yazarın İzmir dönemi başladı. Sekiz yıl süren İzmir döneminde, Demokrat İzmir Gazetesi’nin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak “Yasak Sevişmek” ve “Aynanın İçindekiler” serisinden “Bıçağın Ucu” yayımlandı. 1968’de on beş yıl sürecek evliliğini yaptı. 
Genç, Yeni Nesil, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş , Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı gibi dergilerde şiirleri, deneme ve eleştirileri yayınlandı. Türk edebiyatının önemli isimleri arasına girdi. Garip akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıktı. Mavi ya da Maviciler adıyla tanınan toplumcu gerçekçi şiir akımını başlattı. Şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık getirdi. Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı ve Ben Sana Mecburum şiir kitaplarındaki şiirleriyle genç şair kuşağını etkiledi.
1970′lerde Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması, geniş kitlelere ulaşması ve seslenebilmesi ile beraber Attilâ İlhan’da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. ‘’Sekiz Sütuna Manşet’’, ‘’Kartallar Yüksek Uçar’’ ve
‘’Yarın Artık Bugündür’’; halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu. İlk romanı “Sokaktaki Adam” yayınlanmadan önce on tane roman yazmıştı, ama bunlar hiç gün ışığına çıkmadı. Yıllar sonra Attilâ İlhan bunun sebebini bir söyleşide şöyle açıklar; “…birçok roman yazdım daha önceden. Ama neden yayınlamadım? Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatırlar. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır.” (Düşün, Haziran 1996).
Roman serüvenine başladığında döneminin diğer yazarları daha çok yerel, kırsal olaylar ve kişileri işlerken, Attilâ İlhan; şehir insanını ve Türkiye’nin yakın dönem tarihini siyasal, ekonomik ve sosyal yanlarıyla ele alan bir yapı içerisinde işliyordu. Sadece İstanbul, İzmir gibi Türkiye’nin büyük şehirlerini, işlediği dönemin yaşam tarzını, ekonomik ve sosyal sorunlarını kahramanlarının gözüyle yansıtmakla yetinmiyor; aynı zamanda, batı kültürünün Türkiye’ye ne şekilde yansıdığını, olumlu ve olumsuz etkilerini, çizdiği karakterlerle ve Avrupa’daki şehirlerle örtüşen bir yapı içerisinde irdeliyordu. 1973’de Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenerek Ankara’ya taşındı. Sanatçı, ’’Sırtlan Payı ‘’ ve ’’ Yaraya Tuz Basmak’’ eserlerini Ankara’da yazdı. 1981′e kadar Ankara’da kalan yazar, ‘’Fena Halde Leman ‘’ adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da gazetecilik serüvenine, Milliyet (2 Mart 1982-15 Kasım 1987) ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından 2005 yılına kadar köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesinde sürdüren sanatçı, 11 Ekim 2005’de yaşamını yitirdi.




Ben Sana Mecburum
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun

Belki Haziran’da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin

Duvar
- bu şiir ikinci dünya savaşı içinde
kahredilen bütün dünya duvarları
için yazılmıştır.-

ben bir duvarım hiç güneş görmedim
sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar
yüzümüz benek benek tahtakurusundan
ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar
- kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim
- sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan
- dilim dilim sırtımdaki yaralar
ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim
biz de duvarız dinleyen duyan düşünen duvarlar
bizim kucağımız terk edilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar

yüzündeki deniz parlaklığıyla durur hatıramızda
o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
bir cumartesi akşamı girdi kapımızdan
gözlerinde kıpkızıl diken diken öfkesi
adeta birden bire aydınlandı zindan
onu böyle görünce nasıl da korkmuştuk
sapından fırlamış bir balta gibi çehresi
ve omuzlarında delikanlı gölgesi

o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
o sırt üstü yatağında yatardı
sımsıcak gözleri şimdi bile aklımdadır
bir sana bakardı bir bana bakardı
dışarıda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
toprak ana bütün zincirlerinden çözülmüş
sabahlar akşam üstleri manolya gibi parlak
tarlaların yüzü gülmüş
işte her akşam geçtiği denize çıkan sokak
ah işte annesi annesi sevgilisi
işte biz dinleyen duyan düşünen duvarlar
işte o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk



dışarıda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
bizim kucağımız terk edilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
o bir kaç defa kartal gibi gitti kartal gibi döndü
çığlıklarını değil kırbaç sesini duyduk
biz duvarız neyleyim gözlerimiz ağlamayı bilmez
onu bir gece sabaha karşı büsbütün götürdüler
kendi gitti ismi kaldı yadigâr bağrımızda
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda

ya biz idam duvarıyız karşımızda çok insan öldürdüler
onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
temelimiz kanla beslendi ama nedense uzamadık
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yara değil
getirirler vururlar biz öyle dururuz
yağmurlar gözyaşı bulutlar mendil
elimizden ne geldi de yapmadık
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz

onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
bir mayıs sabahı toprak rezil gök rezil
yıldızlar küfür gibi yüzümüze tükürür gibi
şafak sancılarıyla iki büklümdü ufuk
ve simsiyah çamur gibi bir manga ortasında
siyaset meydanına geldi dev yumruklu çocuk
bulutlar eğilip alnının terini sildiler
ve mermiler birdenbire ölümü getirdiler

o düştü biz yine ayakta kaldık
halbuki ne kadar yorgunuz
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yaralar değil
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz

Sisler Bulvarı

elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terk edilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı


sisler bulvarı'nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı'ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum

evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika'ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
Kazablanka'da bir gün kalacağım
sisler bulvarı'nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodostan bir satır yağmurdan iki
senin kirpiklerinden bir satır

simsiyah bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı


 

 

 

sisler bulvarı’ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray'da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

 

Sokağa Çıkma Yasağı

öyle büyük hicran ki
cam çerçeve bırakmıyor
kırdı kapıları döküldü sokağa
havada yangın kokusu
itfaiye sirenleri
uzaktan uzağa

öyle büyük hicran ki
telefonlar devamlı meşgul çalıyor
trafik durdu
çarşılar darmadağın
çığlıklar geçiyor karanlıktan
camlarda sinsi bir titreme
boğuk bir uğultu
yeraltından
borular patlamış sular
vahim bir tenhalığa akıyor

öyle büyük ki hicran
zincirleme
elektrik kontakları
şerareler dökülüyor sokak lambalarından
ceryanlar kesildi
gözden kayboldu şehir
sanki siyah bir denize batıyor
ayak sesleri boş meydanlardan
hoyrat kanatları
yukarda bir helikopterin
o ihanet sessizliğini
par
par
parçalıyor

An Gelir
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür


şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür

sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
Kanunî Süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür

Kimi Sevsem, Sensin
Kimi sevsem sensin / hayret
Sevgin hepsini nasıl değiştiriyor,
Gözleri maviyken yaprak yeşili,
Senin sesinle konuşuyor elbet.
Yarım bakışları o kadar tehlikeli,
Senin sigaranı senin gibi içiyor,
Kimi sevsem sensin / hayret
Senden nedense vazgeçilemiyor.



Her şeyi terk ettim / ne aşk, ne şehvet,
Sarışın başladığım esmer bitiyor,
Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli,
Dudakları keskin kırmızı jilet.
Bir belaya çattık / nasıl bitirmeli?
Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor,
Kimi sevsem sensin / hayret
Kapıların kapalı, girilemiyor.

Kimi sevsem sensin / senden ibaret,
Hepsini senin adınla çağırıyorum,
Arkamdan şımarık gülüşüyorlar,
Getirdikleri yağmur / sende unuttuğum,
Hani o sımsıcak, iri çekirdekli,
Senin gibi vahşi öpüşüyorlar,
Kimi sevsem sensin / hayret
İn misin cin misin anlamıyorum...

Şahane Serseri
Yolumdan çekil yavrum,
bağlasalar duramam,
demir asa, demir çarık dedim,
neyleyim!
Yolculuk dedim,
ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir,
rüzgar kendini yerden yere vuruyor,
kırık dökük yıldızlar belirli uzaktan,
telsiz mevceleri ardım sıra koşturuyor.
Anamdan yolcu doğmuşum,
yedi dağın yolları kalbimden geçer,
salkım salkım mısralar gelir içimden,
dudaklarımda yağmur damlaları,
alır beni yollar, beni alır gider..

Anamdam yolcu doğmuşum,
nehirlerle birlikte denizlere kavuştum,
akşam dedim,
şu koca dünya dedim,
ağlasam dedim.
Yola bir düşüldü mü, ömür boyunca gidilir
ekmeğin ve şarabın peşinden,
turnaların peşinden,
büyük şehirler, büyük aşklar
çığlık çığlığa terkedilir.
Ben,
çocuklar gibi sevdim, devler gibi ıstırab çektim,
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları,
harblere, açlıklara, yalnızlığıma rağmen..
Anamdam yolcu doğmuşum
neyleyim,
gurbet dedim,
vatan dedim,
hürriyet dedim...

Aysel Git Başımdan
Aysel git başımdan, ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim
Aysel git başımdan, istemiyorum.
Benim yağmurumda gezinemezsin, üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını,
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim..

Islığımı denesem, hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını,
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan, ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş, büyük.
Bir kulak çınlıyor, içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan, seni seviyorum...