26 Temmuz 2015 Pazar

NEDEN TANRIYA İNANMIYORUM


Sıradan, inançlı bir aile ortamında büyüdüm. Kuran kursuna da gönderildim. İlk olarak, ansiklopedi karıştırmaya meraklı küçük bir çocukken tanrıya dair sorgulamalara başladığımı hatırlıyorum. Gençlik dönemimde popüler bilime merak sardım. Allah’a inanıyordum. Ama sıradan dindarların baktığı açıdan değil, bilimsel açıdan tanrıya dair cevapları arıyordum. Allah’ı hayata dair çıkmazlarımı çözmesi için yalvardığım, sevdiklerimi kötülüklerden koruması için dua ettiğim bir “sahip” gibi de algılıyordum.
5–6 yıl önce daha farklı bir açıdan tanrı konusuna bakabileceğimi fark ettim. Bana tanrının bir masal olduğunun ipuçlarını veren bilimsel kitaplar üzerine, Türkçe olarak Kuran’ı da okudum. Kuran’ı ana dilimde tarafsız bir gözle okuyunca, akla mantığa uymayan, sıradan mitolojik bir öğe olduğunu gördüm.
Bu yazı ile ilgili öncelikle dikkat çekmek istediğim nokta, Tanrı’ya “inanmıyorum” değil, “inanamıyorum.” Din, tanrı, ölüm sonrası yaşam, kutsallık, ruh ve ibadet konularının tamamı bana mantıksız görünüyor. Nedenlerini bu yazı boyunca sıralayacağım.
Ateist düşünce, bir anda sahip olabileceğiniz bir fikir değil. Okudukça, araştırdıkça, düşündükçe ulaşmak zorunda kaldığınız bir sonuç.
Kuran (vb. tüm kutsal kabul edilen kitaplar) insanüstü bir varlığın, bir tanrının yazamayacağı kadar sıradan.
Sıradan bir kitabı okuyan insanların büyük çoğunluğu onu anlayabilir. Kitaplar, edebi kaygılarla, olay örgüsüne dikkat edilerek, anlatım bozuklukları olmadan yazılır.
Peki, gerçekten evreni yaratmış her şeyden üstün bir varlık, sıradan insanların anlaşılır bulamayacağı, fazlasıyla yorumlara açık, net bilgiler içermeyen, kendi içinde tutarlılığı olmayan, tüm tarih devirlerine uygun olmayan, tüm dünya coğrafyasına uyum sağlayamayan özensiz bir hitabet ile mi kendisine inandırma yolunu seçerdi. Bazı inananlar, Kuran’ın bu yönünü görmelerine rağmen “mükemmel olsaydı herkes inanırdı, o zaman sınav olmazdı” şeklinde cevaplar ile bu durumu mantığa uydurmaya çalışıyorlar. Hatta Kuran’da mucizeler olduğunu iddia ediyorlar. Kuran’ın içindeki sözde mucizelerin, herhangi bir kitaptan elde edilebileceği de defalarca kanıtlandı.
Dinlerin (özellikle islam’ın) dünyaya indiriliş hikayesi güvenilir değil.
Tanrı’nın milyonlarca insan içinden rastgele birini seçerek, tüm insanlığın kaderini, seçilen bu kişinin ikna yeteneğine bağlama senaryosunu inandırıcı bulmuyorum. Peygamber ve (gerçek olduğunu iddia ettiği) tanrısı arasındaki bu ittifaka, başka hiç bir üçüncü şahısın şahit olmaması, inandırıcılık dozajını daha da düşürüyor. İnananlar bu noktada peygamberlerin gösterdiği mucizelerden bahsedecekler. Eğer bir kaynak olarak alacaklarsa, Kuran’da hiç mucize gönderilmediği de açıkça yazıyor. (Bknz: İsra 59) Anlaşılan o ki, Muhammed bir mucize sergileyememiş ve tanrının bu duruma dair bir açıklama sunduğunu iddia etmiş. (Mucize konusuna yazı içinde tekrar değineceğim.)
Allah, pis işleri için insanları kullanıyor.
Yine Kuran’da görüyoruz ki, Allah, insanları hep birbirine düşürme derdiyle, kendisine inanmayanları, inananlara öldürtme emirleri yağdırıyor. Koca evreni yarattığı iddia edilen bir varlık, insanları birleştirici, yapıcı, sevgi ve saygıya yönelten bir formül üretmeyi başaramaz mıydı? Köleliği yasaklayamaz mıydı? Kadınları cariye (seks kölesi) olarak kullanmanın ve tecavüz etmenin yanlış bir şey olduğunu öğütleyemez miydi? Zengin-fakir arasında denge kurulmasını sağlayarak sömürüleri günah ilan edemez miydi? Tanrı, en azından çocuk istismarını, 50küsür yaşındaki sapkın bir insanın çocuklarla ilişkiye girmesini, pedofiliyi yasaklayamaz mıydı?
Ama bahsi geçen tanrı, domuz eti yemeyi affedilmez saydı!
Basit insani değerlerin, ilkel kapasitede çiğnenmesi kutsal kitabın tanrı sözü değil, o dönem, kendini peygamber ilan eden kişinin bir uydurması olduğu izlenimini veriyor. Hatta, kutsal kitapta, peygamberin yatak hayatına dair detayların bulunması durumu da bu tezi destekliyor.
Çok fazla sayıda tanrı var.
Tarih boyunca insanlar, hepsi farklı isim ve özelliklerde binlerce tanrıya inandı. Hepsinin toplum içinde inanılma oranı çok yüksekti. Tüm tanrılar, dini önderlerce (rahipler, kahinler, büyücüler vs) korunup yayıldı ve inanmayan insanlar ölümle cezalandırıldı. Bu tanrıların, aslında “tek bir tanrı” olması gerektiğini düşünürsek (çünkü islam inancı bunu söylüyor) neden tüm tanrıların inananları her daim birbirine düşmandı? İnanç şekilleri neden birbirinden hep farklıydı? Tanrı kullarına neden hep farklı şeyler söyleyip onları birbirine düşürdü? Tanrıların yaratıcısı aslında, inananlarının ta kendisi olduğu için olabilir mi?
(Tarihin en büyük tanrılarından bir kaçı: Ra, Zeus, Thor, Yehova, Shiva, Allah, Quetzalcoatl, Gılgamış, Vishnu, Gaia, Enki, Baal, Krishna, Ahura-Mazda, Enlil, Anu, Bast, Brahma, Inanna… )
13.800.000.000 yıllık evrende, dünya’da sadece 3.000.000.000 yıldır canlı yaşamı var. Bu canlılığın da 50.000 yılında bildiğimiz anlamda insan var. Ve sadece son 15.000 yıllık dönemde tanrıya dair izler görüyoruz. İslam ise 1.400 yıllık geçmişe sahip. Geri kalan milyarlarca yıl, tanrının israfı mı?
Günümüzde insanların tapındığı her inancın, kendi içinde sağlam görünen temelleri var. Her inanç, diğer tüm dinlerinin yanlış inanç olduğunu iddia ediyor. Herkes ailesinin kendisine aşıladığı inancın gerçek olduğunu ve başka bir yerde doğmuş olsa bile yine şimdiki inancını seçeceğini savunuyor. Bu işte bir gariplik yok mu?
Yaratıcı olduğu iddia edilen karakterler, sıradan insani arzulara sahip.
Tüm bu “yaratıcılar”, kendilerini üreten insanların sıradan isteklerine sahip:
• düşman toplumları alt etmek ve onlardan öç almak,
• inananları itaatkar hale getirmek,
• değerli toprakları ele geçirmek,
• bazı ticari malları değerli hale getirmek,
• kadınları erkeklerin hizmetine sunmak, vs.
Gerçek bir yaratıcının egoist, obsesif, seksist tavırlar içinde olmaması beklenmez mi?
Tanrının tapınılma ihtiyacı var.
Evreni yaratmış bir gücün, değersiz insanlara sonsuz gelecek sunmak için ibadet edilme gibi basit bir ihtiyacı neden olsun? İnananlar burada “ibadet tanrı için değil, bizim için gerekli” şeklinde savunma yapacaklar. Ama ibadetlerin ilkel kökenlerine baktığımızda, kızgın tanrılarından af dilemeye çalışan insanlar tarafından bir çeşit özür dileme şekli olarak ortaya çıktığı görülüyor. Tanrı önünde eğilme (secde), Tanrı’ya kurbanlar verme, Kendini aç bırakarak cezalandırma, Kutsal ibadet alanlarına giderek tanrıya yakın hissetme vs, en ilkel inançlardan, günümüz inançlarına kadar değişim göstererek süregelmiş.
Ayrıca, evren ve olanaklar tanrı için sınırsız ise, her insana mutlu ve iyi kalpli olabilecekleri sonsuz hayatlara sahip olarak dünyaya getirmek, zor olabilir miydi? Neden kusurlu kullar yaratarak onları elekten geçirme ve cezalandırma ihtiyacı oldu bu yaratıcının?
Adem ve Havva bir elma yemiş, ceza olarak dünyaya gönderilmişiz. Aslında önceleri cennetteymişiz… Düşünmeyen insanları köleleştirebilmek için ne basit masallar.
Tanrı kavramı mantık çerçevesinde sürekli çelişkilere dönüşüyor.
Herhangi bir varlık mantıksal açıdan, hem her şeyi bilen, hem sonsuz, hem tek, hem her şeye gücü yeten, hem yaratıcı, hem de yaratılmamış olamaz. Eldeki bu verilerin her birinin bir diğeri ile kıyaslanması paradoksal mantıksız durumlar oluşturuyor.
Örnek-1;
Hem her şeye gücü yeten bir tanrı, hem ölümsüz olamaz. Ölmüyorsa, ölmeye ya da kendini öldürmeye gücü yetmiyor demektir.
Örnek-2;
Her şeyi bilen bir tanrının her şeye gücü yetiyorsa, insan gibi bir varlık yaratıp kendini kanıtlama gibi bir dert sahibi olamaz. Bu durumda insan yaratmak gibi bir ihtiyaca sahip olmuş ki bu konuda bir yetersizliği var demektir. Yetersizliği olan tanrı olabilir mi?
Örnek-3;
Her şeyi bilen, ama yaratma ihtiyacı olan bir tanrı da yine mantıksal olarak hatalı olur. Her şeyi biliyor ise, neden bir şeyleri yaratma gereği duymuş olsun. Kendine kendini mi ispatlamak istemiş, yoksa canı mı sıkılmış?
Bunlar gibi onlarca çelişki kolayca üretilebilir. Anlaşılan, var olduğu iddia edilen tanrı, bu mantık dengesini kuramayacak düzeyde ya da tanrı kavramını ortaya atan insanlar yeterince düşünmemiş.
Tanrı birçok konuda bilgisiz.
Basit matematik işlemlerini yapamayan, insan anatomisinden bihaber, dünya ve uzay algısı hatalı, eski kültürlerin efsanelerini bile doğru yansıtamayan, coğrafyadan, fizikten, biyolojiden, kozmolojiden, habersiz bir tanrı olabilir mi? Bir tanrının, sıradan bir ilkel çöl insanının bildiği kadar bilgiye sahip olması normal mi?
Yine Kuran’a kaynak olarak bakalım:
Kehf 86: Dünya’nın sonuna giderek güneşin balçığa battığını görebilirsiniz.
Şura 33: Gemilerin tanrı tarafından rüzgar ile hareket ettiği iddia edilir. Motor gücünün icat olacağı düşünülmemiş.
Tarık 7: Spermin yumurtalıklardan değil de omurgadan çıktığı zannedilmiş.
Rad 13: Paratonerlerin icad olunacağından da habersizmiş tanrı.
Hacc 65: Gökyüzünü (Uzayı) yeryüzüne düşebilecek bir şey sanıyor olmalısınız. Çünkü uzayın dünyaya düşmemesinin sebebi tanrıdır.
Bu örnekler onlarca, yeter ki Türkçe Kuran mealleri okuyun ve düşünün.
Tanrı ırk ve cinsiyet ayırt ediyor.
Bir tanrının başka inançlara sahip insanlar ile görüşmeyi yasaklamasının nedeni ne olabilir? Foyasının ortaya çıkacak olması mı? Peki, nasıl bir yaratıcı, bir cinsiyeti, bir diğerinin hizmetine sunduğunu iddia edebilir? İşini bilen bir erkek insan tarafından üretilmiş bir tanrı mı? Hiç Allah’ı dişi ya da cinsiyetsiz olarak algılayan birini gördünüz mü? Tanrı figürüne bilinçli olarak hep bir erkek olarak algılanacak şekilde anlamlar yüklenmiş. Kadın cinsiyeti, genelde yarım-eksik insan olarak görülmüş.
Kadını aşağılayan bazı ayetler: Nisa 3 - 34 -128, Bakara 228, Nur 31, Ahzab 50 - 51.
Ayrıca, bilimsel olarak Erkek ve Kadın kadar doğal olduğu kanıtlanmış, eşcinsellik ve çift cinsiyetlilik için de dinlerin bakış açısı fazlasıyla hatalı.

İnanç, sıradan bir insanın rahatça insan öldürmesini sağlayabiliyor.
İnsanlara kendi ölümlerinden sonra dirileceklerini vaat ettiğinizde ve emirleri yerine getirirse, sonraki hayatlarında ödüllendirileceklerini söylediğinizde, onlara yaptıramayacağınız şey yoktur. “Git şu düşmanı öldür, tanrı istedi, cennetle ödüllendirileceksin!” bu kadar basit. Alın size tanrı sevgisi ve cennet aşkı ile dolu bir katil sürüsü. Tarih, bu katillerin yaşattığı acılarla dolu…
Ayrıca insanları katil yapmaya yetecek bir sürü ayet kutsal sayılan kitaplarda ve sahih hadisler arasında da mevcut.
Kuran’a kaynak olarak tekrar bakalım; Nisa 89–91, Bakara 191, Maide 33, Tevbe 5, Ahzab 60–61, Muhammed 4.
Eğitimli ve sağduyulu inananlar bu ayetleri bir şekilde “farklı” yorumlayarak katil olmaktan kendilerini kurtarabiliyorlar. Ama bu ayet ve hadisleri gerçekte yazıldığı gibi “net” anlayıp binlerce suçsuz insanı katleden inananlar da fazlasıyla mevcut hatta IŞİD gerçeği kapımıza dayanmış durumda…
Ayrıca, günümüzde de ateist düşünceye sahip insanları halen hedef gösteren “din adamları” fazlaca mevcut.
Dinler sürekli güç unsuru olarak kullanılıyor
Ne de olsa elinizde ölünce cennete gideceğini zanneden ve bu uğurda her şeyi yapabilecek bir katil sürüsü var. Toplumun güç sahibi kişileri bu sürüyü “küçük işlerini” halletmek için kullanmayacak mı? Age of Empires ve benzeri oyunları oynayanlar bilir, nasıl da “ürettiğiniz” sanal insanları karşı tarafı ele geçirmek için acımadan harcardınız? Sadece karşı taraf ile ticaret yaparak o oyunu oynayan var mı? Dinleri bir araç olarak kullanıp toplumları köleleştiren güç sahiplerinin de benzer çocuksu şımarık arzuları var. İsteklerini elde etmek için de din ile köreltilmiş, sıradan insanları harcamaya çekinmiyorlar.
Günümüzde de durum farksız. Cennet garantili ölümler sunmak, bir insanın yapabileceği en aşağılık davranış. Ölüm emri verenler, çok meraklıysa, gitsin kendisi “şehit olarak” cennetine ulaşsın!
Dinler, dünyayı her gün daha yaşanılmaz hâle getiriyor
Dinlerin iddiaları yüzünden, insanlar, tüm dünyanın ve diğer canlıların kendileri için yaratıldığını zannediyor. İnsanın, tüm canlılar içinde üstün olduğu gibi saçma bir izlenime kapılarak, her şeyi yok etme lüksüne sahip olduklarını düşünüyor. Tüm savaşların arka planlarında da tanrıların insanlığa dair vaatleri yer alıyor.
İnsanlık, tanrılarından kurtulmadığı sürece, dünyadaki acılar da son bulmayacak. (Tüm canlılar için)
Cevaplanamayan her sorunun cevabının tanrı olduğu sanılıyor
Asırlar önce yer sarsıntısı, şimşek ve gök gürültüsü, yangın, yağmurlar, kuraklık, sel, güneş ve ay tutulması gibi sıradan doğa olaylarının sebebi bilinemiyordu. İnsanlar bu bilinmezliği açıklamak için “cehaletlerine” başvurdular. O çağlarda birilerinin, bilgisizlikten dolayı, korkuyla şöyle bir çıkarım yapması çok doğal: “tüm bunları yapan, görünmeyen üstün bir güç olmalı ve bu güç, insanların yaptığı kötülüklere ceza olarak tüm bu felaketleri yaşatıyor olmalı! Ve biz insanları da o güç var etmiş olmalı…” Meteoroloji, tektonik, astronomi, kozmoloji, fizik gibi bilim dallarından haberdar olmayan insanların bu mantık dışı iddiaya inanmaları ve korkmaları da çok doğal. Günümüzde tüm doğa unsurlarının nasıl meydana geldiğini ve arkasında görünmeyen bir güç olmadığını net olarak biliyoruz. Bilimsel konuda yetkin bir insanı, “fırtınaları tanrının çıkarttığına” inandıramazsınız. Günümüzde de tanrı, bilimin tam olarak cevap veremediği konuların bıraktığı küçük boşluklara sığdırılmaya çalışılıyor. Kutsal sayılan kitapların içinden, cımbızla kelimeler seçilip, kelimelerin yan anlamları bilimsel bulgulara göre yeniden yorumlanarak açıklamalar yazılıyor. Bu kutsal kitabın aciz bir güncelleştirme çalışmasından başka bir şey değil…
“Bir şeye anlam veremiyor olmak, tanrının kanıtı değildir. Anlayış eksikliğinin kanıtıdır.” Lawrence Krauss
Tanrının varlığına dair kanıt yok.
Bilim insanları, birçok keşif ile evrenin ve canlıların oluşması için bir tanrıya ihtiyaç olmadığını kanıtladı. Tanrı, gerçekten de evreni, kendi yokluğunu kanıtlayacak şekilde yaratmış olabilir mi? Diyelim ki yarattı, öyleyse, tanrının yokluğunu keşfedecek çabayı sarf eden insanlar, tanrıya inanabilecekleri bir kanıt bulamadıkları için cezalandırılacak mı?
Tanrının varlığına dair kanıt olarak kutsal saydıkları kitapları gösteren insanlar büyük yanılgı içinde. Çünkü, ejderhaların, devlerin, kurt adamların, vampirlerin, faytona dönüşen kabakların varlığından da bahseden kitaplar var. Ama kimse o kitapların kutsal gerçekler olduğunu iddia edecek çılgınlığı göstermediği için bu masal karakterlerine inanan çılgınlar da görmüyoruz.
Günümüzde de fantastik kurgu ürünler üretiliyor.
İnsanların bugün nasıl fantastik kurgu yapıtlar üretme ihtiyacı var ise, binlerce yıl öncesinde de bu ihtiyaç mevcuttu. Bu insani bir yaratma ve üretme güdüsüdür. Tolkien, günümüzde Gandalf karakterini yaratabiliyor ve bunu Orta Dünya’da geçen mükemmel bir hikayeye nasıl dönüştürebiliyorsa, geçmişte de bu karakterlerden binlercesi insanlar tarafından yaratıldı. Masalları da dilden dile anlatılarak yayıldı. (Günümüzde tüm bunlara mitoloji diyoruz.) Tabii ki o zamanın şartlarında bazı insanlar bu masalların gerçek olduğunu zannedip inandı. Bazıları da bu inançları, diğer insanlara acımadan kendi çıkarları için kullandı. Artık bu binlerce yıllık kandırmacanın peşinden gitmeyi bırakmanın vakti gelmeli. Gandalf ne kadar gerçekse, Allah ismindeki mitolojik karakterin de o kadar gerçek olduğu kabul edilmeli. İslam mitolojisi, sadece hak ettiği yere sahip olmalı, daha fazlasına değil!
İnananlar, cehaleti erdem sayıyor.
Tanrıya inanan insanların din haricindeki konulara ilgileri neredeyse hiç yok. İnsanlar ne kadar bilgisizlerse, tanrı inancına bağlılıkları da o kadar artıyor. Eğitim düzeyi yüksek, araştıran sorgulayan insanların ve bilim insanlarının dinlere inanma oranı ise neredeyse sıfır. Araştıran ve sorgulayan her insan, tanrının bir masal olduğu sonucu ile yüzleşiyor. Bir insan bilgisizliği ölçüsünde inançlıdır. Çünkü, inanmanın doğası, kandırılmış olmayı gerektirir. Bu konuya şu yazımda da değinmiştim
Çocuklara çok küçük yaşlardan itibaren inandırma seansları yapılıyor.
İnsanları dinlere inandırmaya başlamak için nedense en kolay kandırılabilecekleri yaşlar seçiliyor. Hiç “çocukları yetişkin olacakları yaşa kadar bilimsel bilgiler ışığında eğitelim, yetişkin yaşa geldikten sonra dini seçimlerini isterlerse yapabilirler” görüşünü savunacak bir dindar ile karşılaştınız mı? Tam tersine, küçücük çocuklar tapınmaya özendiriliyor. Masallara inanan sağlıksız, uyuşturulmuş nesiller yetiştiriliyor. Böylece onlar da cennete gitme hayali ile zamanı geldiğinde bazı insanların amaçları uğruna rahatça harcanabilirler.
Çocuklar “anlattığın bu saçmalığa neden inanayım?” diye soramazlar. Onları inandırmak kolaydır. Çocukken inanılmış bir şeyin, gerçek olmadığını kabul etmek yaşınız ilerlediğinde zorlaşır. Çünkü, insan beyni, küçük yaşta edinilen deneyimleri yol gösterici olarak kabul edecek şekilde evrimleşmiş.
İnsanlığa en çok zarar veren uyuşturucu dindir. İnsanlar, küçük çocuklarına bu zehri en yüksek motivasyonla aşılıyor…
“Şükretme kültürü” körükleniyor.
Toplumun el uzatılmayan fakir kesimi, sahip oldukları kötü konumun “tanrı tarafından kendilerine bir test olarak sunulduğuna ve bu hallerine şükrederek öldükten sonra ödüllendirileceklerine” inandırılır. Ne kadar şükrederlerse, öldükten sonra alınacak ödülün de o kadar çok olacağı iddia edilir. Bu sayede toplumda varlık sahibi olamayan ve sömürülen bu insanların haksızlığa karşı çıkmadan, varlık sahiplerinin rahatlarını bozmamaları sağlanır.
Dinlerin beni en çok rahatsız eden yanlarından biri de bu sömürüyü destekliyor olmaları. “Şükret ve sitem etme, kabullen!”
“Din, fakirler zenginleri öldürmesin diye vardır.” Napoleon Bonaparte
Kimse aslında dinlere inanmıyor
Hiç öleceği için sevinen bir dindar gördünüz mü? Oysa cennete gideceği için çok mutlu olmalıydı. En iyi arkadaşı ölüm döşeğinde olan bir dindarın şenlikler yaptığına şahit oldunuz mu? Sevdiği birini şehit eden düşmana teşekkür eden bir inananla karşılaştınız mı? Öyle ya, şehit olanlar cenneti garantiliyordu. Böyle bir insan gördüyseniz gerçekten inançlı biri ile karşılaşmışsınız demektir. Ben hiç karşılaşmadım. Çünkü insanların mantıkları da ölümden sonra yaşamı benimsemiyor. Dindarlar sadece kendilerine anlatılmış bu masalın gerçek olmasını umut ediyorlar. İnanmıyorlar.
İnanma zorunluluğu
Dinlerin insanlara öldükten sonra yaşamaları ve cennete gidebilmeleri için zorunlu tuttuğu şeylerden biri de inançtır. Tanrı’ya, kıyamete, cennete, cehenneme, meleklere, kısaca masalın büyüsünü size yaşatacak her şeye inanmak zorundasınızdır. İnanmazsanız da sonsuz acıya tabi tutulmakla korkutulursunuz. Çünkü, bunlardan birinin ne kadar mantıksız olduğunu fark ettiğiniz anda ipler çözülür. İbadet de insanları bu masalın içinde meşgul tutmak için uydurulmuş harika bir kurgu. O kadar çok ibadet edin ki, masalın içinde kalın ve köle toplumun itaatkâr kuzularından biri olun. Birileri de sizi dilediğinde kurban edebilsin… Tabii ki tanrılar için!
Semavi dinlerin hepsinin aynı coğrafyadan çıkmış olması
Dünya genelinde ilkel toplumların hepsi, cevap arayıp bulamadıkları şeylerin doğaüstü görünmez varlıklar, güçlü tanrılar tarafından yapıldığını zannetme refleksi gösterdi. Kimileri hemen her güç için de ayrı tanrılar uydurdu. (Can alma tanrısı, şimşek çakma tanrısı vs.) Ya da aralarında hiyerarşik yapılara sahip bir tanrılar kadrosu hayal ettiler. Belki de tek tanrıya inanmayı sıkıcı bulmuşlardı.
Sonunda, “insanlar arasından bir elçi seçmiş tek tanrı olduğunu ve o seçilmiş elçinin de kendisi olduğunu” iddia etmenin, diğer çok tanrılı inançlara oranla daha kârlı olduğu keşfedilmiş olmalı… Bu fikirden ilhâm alan, aynı coğrafyada (mekke ve kudüs civarları) kendini peygamber ilan eden onlarcası çıktığını, çoğunun halk ya da diğer peygamber olduğunu iddia edenler tarafından öldürtüldüğünü görüyoruz. (İsa dâhil!) (Maslama ismindeki peygamber, Muhammed tarafından öldürtülmesi gibi) (ayrıca, Musa ve İsa’ya dair inanç, onların ölümünden çok sonraları inananlarını bulmaya ve yayılmaya başladı. Bunun nedeni de çok bariz değil mi?)
Bu tek tanrılı din iddiaları coğrafyası dışında, bahsi geçen tanrının diğer kıtalarda insanları uyarmak üzere gönderdiği elçilerinin olmaması garip değil mi? Neden Güney Amerika’nın bir peygamberi yok? Neden, Sibirya halkı tanrı tarafından uyarılmamış? Avustralya’ya inen kutsal kitap nerede?
Dindarlar bu çılgınlığın farkında değiller
Dinlerin insan uydurması masallar olduğunu fark ettikten sonra, dindarları istemsizce akli dengesini yitirmiş insanlar olarak görmeye başladım. Gerçekten, öylesine saçma bir hikayeyi hayatlarının parçası haline getirmiş ki bu insanlar, onlarla herhangi bir işe girmeyi, aynı ortamda bulunmayı bile risk olarak görüyorum. Din çılgınlığının içindeki insanların, insanlığa faydalı olmasını beklemek mümkün mü? Ben kendimce hayata dair bir çok faydalı şey yapmaya çalışıyorum. Ama dindarlar sadece din adına fayda gösterme çabası içinde. Ne büyük bir gereksiz harcama, gerçek israf budur.
Bir de, sırf çocukken kendilerine “tanrının var olduğu” söylendiği için ona inanan, dua eden, ama Kuran’da ve hadislerde akla sığmayacak, günümüz toplumunun ahlak yapısına uymayacak bir sürü zırvanın olduğunun farkında olmayan çok büyük bir inanan kitlesi de var. Bu yazıda bahsettiklerimin hepsi, yine o insanların sorgulamaya yönelmediği konular. Ulaşacağınız tüm yanıtlar araştırma, düşünme ve sorgulamada.
İnançlı ülkelerinin geri kalmışlığı ve siyaset faktörü
İnançlı insanların oluşturduğu toplumlara baktığımızda teknoloji, bilim, sanat, hukuk gibi konularda çağı yakalayamadıklarını ve halen ilkel çağların bilgilerini doğru sandıklarını görüyoruz. 1970'lere kadar dünyanın düz olduğu ısrarla iddia ediliyordu. Günümüzde de durum pek farklı değil. Bilgi sahibi olmaktan çok, inanmayı tercih ediyor dindar toplumlar.
“İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum.” Carl Sagan
Türkiye’de de AKP’nin iktidara gelmesi sonrasında gericiliğin el üstünde tutulup bilgisizliğin körüklenmesi ve bunların “özgürlük” adı altında paketlenip cahil halka yutturulması üzerine, daha önce pek ses çıkarmayı yeğlemeyen bir çok ateist birey, dinlerin insan uydurması olduğunu, çeşitli kanallardan seslendirmeye başladı. Benim de içimde bir çok şüpheyi gerçek anlamda sorgulayıp bana inandırılan ve her şeye rağmen tutunmaya çalıştığım masalların, boş inançlar olduğunu fark etmem, ateist düşünceye sahip insanların bu seslerine kulak vermemle başladı. Onlara teşekkür ediyorum.
Sonrasında ben de toplumun din karanlığına tutulmaması için kendime düşen görevi yapmam gerektiğini düşündüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Yazının paylaşılması ve insanlara ulaşması görevimi başardığımı hissetmemi sağlayacak. (Şimdiden teşekkürler)
Tüm bu ipuçları ışığında yaşayabileceğim tek hayat, bir yalan üzerine harcanmamalı.
Hayat kısa. Tek hayatım var. Masallardaki gibi öldükten sonra yaşam yok. Bedenim fonksiyonlarını yerine getirecek güç bulabildiği sürece yaşayacağım. Bu hayatı, binlerce sene öncesinden uydurulmuş masallar uğruna neden harcayayım?
Şunun gibi bir sözü ateist düşünceye sahip herkes, dindar kişilerden defalarca duyar: “Tanrı yoksa biz bir şey kaybetmeyiz. Ama varsa, siz sonsuza kadar cehennemde yanacaksınız.”
Bu yazıda anlattığım düşüncelerim üzerine bu soruya karşı, şu soruyu yöneltirim:
Ne kadar çok düşünürsem düşüneyim, bir tanrının var olma ihtimali, mantığıma uymuyor. Her düşündüğümde dinlerin insan uydurması olduğuna emin oluyorum. Bu durumda sizin düşüncenize göre (inanamadığım) cennete gidebilmek için; inanmadığım tanrıya inanıyormuş gibi yaparak, inanmadığım tanrıyı kandırmaya mı çalışayım?
Bir çelişki daha mı? Evet, Paradoks! :)
Ateistler bir boşluk içinde hisseder mi?
Yetişkin olmanın kurallarından biri anne-babalarımızdan ayrı yaşamaya başlamaktır. Ailemizi terketmek ne kadar boşluk içinde hissettiriyorsa, “tanrının insanları köleleştirmek için uydurulmuş bir masal olduğu gerçeği” ile yüzleşmek de başlangıç aşamasında bir boşluk oluşturuyor. O boşluk daha çok bilgilenerek, daha çok sorgulayarak kolayca dolduruluyor.

Bilimsel gerçekler
Ayrıca tanrının var olmadığına (daha doğrusu var olması gerekmediğine) dair binlerce bilimsel kanıt mevcut. Günümüzde, kuantum dalgalanması ile maddenin nasıl yoktan var olabildiğini ve evrendeki bunca maddenin nasıl oluştuğunu açıklayabiliyoruz. Abiyogenez sürecini yaptığımız deneyler ile kanıtlayarak canlılık oluşumunun nasıl gerçekleştiğini açıklayabiliyoruz. Canlı çeşitliliğini sağlayan doğal seçilim ve evrim süreci karşı çıkılamaz bilimsel gerçekler. Mucizevi görünen organlarımızın ve yaşam döngüsünün nasıl bugünkü haline geldiği hakkında bilimsel kanıtlara ulaşmamız da artık teknoloji ve internet sayesinde çok kolay.
Bunca bilgiye rağmen, tüm bilimsel külliyatı reddederek, bir tanrı varmış gibi davranmak da çılgınlık olmalı.

ALINTI

24 Temmuz 2015 Cuma

DEKMAN



“60’larda, 70’lerde çocuk olmak; büyüyüp bugün adam olmak,adam olunup veya adam olunamamak.”


Biz çocukken dekman oynardık; mahalledeki kızlı erkekli akranlarımızla. Kimi zamanlar bu oyunun adı, Amerikan filmlerinden esinlenerek –ki bu az olurdu- kovboyculuk olarak anılırdı. Aslında esas esin kaynağımız; Teksas, Tom Miks ve benzeri çizgi romanlardı. Herkesin elinde oyuncak tabanca, tüfek bulunmazken bende de sayısız oyuncak tabanca, tüfek olurdu. Su tabancası, çatapat tabancası, mantar tabancası, boy boy tüfekler; hepsi de ikişer üçer adet. Benim oyuncak silahlanmamın nedeni, ailede hiç kız çocuk olmadığı içindi. Aile büyükleri beni sevindirmek adına, “erkek adam silahla oynar” tezinden yola çıkarak, sürekli bu ve buna benzer oyuncaklar alırlardı. Zaman öyle bir zamandı.
Dekman oynamak istediğimizde eve koşar, ne kadar oyuncak silah varsa getirir, olmayanlara dağıtırdım. Anlayacağınız düşman tarafı silahlandırmak benim işimdi. Kim düşmanı önce görürse silahını ona doğrultur, ‘dekman’ diye bağırır, böylelikle karşı tarafı esir alırdı. Bazı zamanlar ben de esir alınırdım. Kendi silahımla esir alınmak çok ama çok ağrıma gider, mızıkçılık yaparak; “Olum o benim tabancam, sayılmaz!” derdim. Hadi bakalım al sana kavga sebebi. Biz alt alta, üst üste, yumruk, tekme, tokat, saç çekme, tırmık, tükürük, ısırık dalaşırken oyun bozulur, ben oyuncak silahlarımı toplar evin yolunu tutardım. Bir de arkamı dönüp bana sinir bir şekilde bakanlara; “Anam avradım olsun, bir daha silahları getirmeyeceğim!” derdim. Ta ki ertesi güne kadar. Biz böyleydik işte; oynar keyif alırdık. Kavga eder ama asla küsmezdik. Hatta bazen silahlarım için rüşvet aldığımda olmuştur.  Çoğu zamanda çeyrek ekmek arası kaşar-salam ve kola isterdim. Ekmek o zamanlar kocamandı, yarım ekmeği asla bitiremezdik. Bakkal Kamil’den yarım ekmek, çeyrek ekmek alma şansı vardı. En yakın silah arkadaşım bakkal Kamil’in oğlu Selim, bugün Sivas milletvekili oldu. Bakkalın oğlu olduğu için rüşvet ayarlamasını hep o yapardı. O günlerden bugünlere elli yıla yakın bir zaman geçti. Bu zaman içerisinde büyüdük, okuduk, iş güç sahibi olduk, evlendik, çoluk çocuğa karıştık. Ben üç oğlumun üçüne de asla oyuncak silah almadım. Dekman oynadığımız arkadaşlarla zaman zaman toplanarak eskiyi yâd eder, güler, ağlar, yer içer, öpüşüp koklaşırız. Onlar da çocuklarına oyuncak silah almamışlar. Ders çıkartmışlar o yıllardan bu yıllara...
Peki, bu hikâye size bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
Mesela bugün sınırda askerlerimizle çarpışan Işid’liler…
Verdiğimiz silahlarla, bizim askerlerle dekman mı oynuyorlar acaba?

Ömer L.BAKAN
240720150051

2 Nisan 2015 Perşembe

Fareler ve İnsanlar




Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, başından geçen, fıkra gibi bir anısını paylaştı benimle. Bana trajikomik gelen olay şöyle yaşanmış:
Doğuda görev yaptığı yıllarda, telefonu acı acı çalar arkadaşımın. Açtığında, karısının çığlık çığlığa bağıran sesiyle karşılaşır; “Kocacım, çabuk eve gel; mutfakta kocaman bir fare var!” C, karısı F’nin fare ve köpekten ne kadar korktuğunu çok iyi bilmektedir, ama görevi gereği de öyle hemen çıkıp fareyi yakalama gibi bir şansı da yoktur.



Mesai bitiminden sonra doğru bir eczaneye gidip derdini anlatır. Eczacı hanım, C’ye, fare ile en başarılı mücadele yöntemi olan yapıştırma metodunu, fare yakaları önerir ve nasıl kullanılması gerektiğini anlatır. Arkadaşım ikna olur, yapıştırıcıyı alarak evin yolunu tutar. C eve geldiğinde, karısının mutfak kapısını kilitlediğini, hatta kapının altına bezler sıkıştırdığını görür; “Birazdan yakalarız karıcım.” diyerek hazırlıklara başlar. Bu arada, bir yandan da akşam gelecek olan misafirlere ne hazırlayacaklarının, nasıl hazırlayacaklarının hesabını yapmaktadırlar.
C, ikna edici konuşmasını sürdürürken, karton parçasının üzerine titizlikle uyguladığı yapıştırıcının son rötuşlarını atar. İşlem tamamdır, artık sıra peyniri yerleştirmeye gelmiştir. Ancak bir terslik olur; F’nin uzattığı peyniri yapıştırıcının tam ortasına koyarken, işaret parmağına bir parça yapıştırıcı bulaşır. Başparmağını işaret parmağına sürterek ondan kurtulmak ister. Ama ne mümkün! Kurtulmak bir yana, iki parmak birbirine iyice yapışır. Artık onları ayırmak mümkün değilmiş gibi görünür C’ye. Büyük uğraşlardan sonra parmaklarını birbirinden ayırmayı başaran C, iki parmağının arasında uzayan ama asla ayrılmayan yapıştırıcının, kendisine pis pis gülümsediğini hisseder. Sağa sola haber salınır; mazot, gaz, tiner ne kadar çözücü varsa istenir. Uzun bir mücadeleden sonra o lanet yapıştırıcıdan kurtulur. Kurtulur kurtulmasına da misafirlerde neredeyse gelmek üzeredir.
F, C’nin koruması ve yardımlarıyla mutfaktaki işini bitirir. Olabilecek en stratejik yere kartonu koyar C ve tam o sırada kapı çalınır; misafirler gelmiştir. Hoş sohbet, yemek, kahve, tatlı, çay derken hayli vakit geçer. F, o gece asla mutfağa girmez, gerekli her şeyi C getirip servis eder. Bu arada, durumdan haberdar olmayan misafirlere, karısına yardım eden erkek modeliyle kötü bir örnek olmuştur! Misafirler evlerine döndüklerinde kesin kavga edecekler ve evin hanımı C’yi örnek göstererek, aynı davranışları ve yardımı kocasından bekleyecektir. Bunun sürekli gündemlerinde kaldığını, adamın aylar sonraki siteminden anlar C.
Neyse, biz yine gelelim o geceye. F’nin, C’ye güveni tamdır; fare o gece yakalanacaktır. Yattıktan kısa bir süre sonra farenin ciyaklamaları gelir kulaklarına. C önde, F arkada mutfağa giderler. Kapıyı açtıklarında, farenin, dişlerinin arasındaki peynir kırıntısıyla, tam siper vaziyette kartonun üzerinde debelendiğini görürler. “Ben sana demedim mi karıcım!” der, sevinçle. Karısı derin bir oh çekerek yatmaya gider. Mutfakta fare ile baş başa kalan C’yi alır bir düşünce. Ondan kurtulması gerekmektedir, ama nasıl! Aslında o da nefret etmektedir fareden, ama serde de erkeklik vardır.
Yavaşça uzanarak kartonu yerden alır ve fareye pis bir şekilde sırıtır. Ama hâlâ ne yapacağına karar verememiştir. Birden beyninde şimşekler çakar; pencereyi açar, kartona yapışık fareyi bahçeye fırlatarak onu kaderine terk eder. Ancak ne olacağını da merak etmektedir, bu yüzden bir süre farenin ardından bakar. Tam o sırada bir kedi görünür, biraz ileride; sinsice fareye yaklaşır ve birden üzerine atılır. Aman Allah’ım, o da ne! Hedeften azıcık şaşan kedi de kartona yapışmış, kafasında fare ve kartonla taklalar atıp, fır dönmekte. Uzun mücadeleye rağmen, başındaki fareden ve ne olduğunu tanımlayamadığı cisimden kurtulamayan kedi, gecenin karanlığında kaybolur gider. Bilinmez kedinin ondan nasıl kurtulduğu. Sonuçta C amacına ulaşmıştır; arkasını dönerek, huzur içinde sıcak yatağına girer. Yarı uykulu bir şekilde karısına olan biteni anlatır; gülüşürler ve tatlı uykularına dalarlar.
Bu trajikomik hikâyeyi dinlediğimde, önce kasıklarım çatlarcasına güldüm. Kahkahalarımız sokağa yayılırken, gülüşüm gülümsemeye dönüştü. Sonrasında düşünceye dalmışım ki C’nin dürtmesiyle kendime geldim. “Ne oldu Ömer?” diyordu. “Başıma yapışık o kadar çok fare var ki, onlardan nasıl kurtulacağımı bilemiyorum. Bilen varsa söylesin.” dedim.
Evet, dostlar, bilen varsa bana yol göstersin. Bir yaprak samanlı kâğıda yazın, telefon edin, telgraf çekin, mail atın. Ama mutlaka anlatın bana, ben nasıl kurtulurum başımdaki farelerden?

1 Nisan 2015 Çarşamba



CENAZEM


BİR CENAZE GÖRDÜM BUGÜN
ÖNÜNDE NE BİR İMAM
ARDINDA NE DE BİR İNSAN
DURDUM AĞLADIM
KEFENİ BİLE YOKTU ZAVALLININ
CENAZE ARABASI DEĞİL DE
BELEDİYE KEPÇESİ TAŞIYOR SANKİ
UĞURLANIYOR
BENİM ŞAHİTLİĞİMDE
SON YOLCULUĞUNA
CEHENNEMİN EN BİLİNMEZ YERLERİNE
YAKLAŞTIM...
TANIDIK SANKİ
GÖZLERİ AÇIK GİDİYOR ZAVALLI
YÜRÜMEYE BAŞLADIM YANINDA
TANIYORUM DA...
NEREDEN
KILIĞI KIYAFETİ GÖZLERİ
SAÇI BAŞI SAKALI

SANKİ SANKİ BEN

7 Kasım 2014 Cuma

"DUYDUM Kİ BENİ MERAK ETMİŞSİNİZ"

Ben İstanbul’da doğdum.
O büyük şehirde
Yaşadığım çocukluk
Diğer çocuklarınkine benzemiyordu
Bebekliğim
Çocukluğumdan
Daha iyi geçtiği söyleniyor
Ben hatırlamıyorum, öyle diyorlar
Babam;
Beni çok erken terk etti
Sınıf geçtiğimde
Bana bisiklet almadı
Annem;
Artık anlamlı bir sözcük



On iki yaşıma geldiğimde
İlk aşki yaşadım
İlk aşk dedikleri bu mu acaba?
Onaltımda
İlk çıplak tene dokunuş
Onu ilk gördüğümde
Soluğum kesildi
Görür görmez aşık olmak
Bu olsa gerek
Aşkımız
Bir dua gibiydi
Yıllarca sürsün isterdim
Sürmedi
Göğüsleri
Masumiyetini yansıtıyordu
Gözün görmediği şeyleri görmek
Benim gözlerimin
Görüş sınırı yok
Güzelliklerini
Ortaya seriyorlar
Ben ne yapayım?
Geceleri
Beyoğlu’nda yürürken
Bir fahişe gördüğümde
O
Benim için sadece bir fahişedir
Ama
O fahişe
O gece
Benim ile beraberse
Ve
Karşimda çırılçıplak duruyorsa
O
Benim için tanrıçadır
Onyedimde
Kendimden on dört yaş büyük bir kadınla beraber oldum
Hayat bu olsa gerek
Beni görünce
Yüzündeki gülümseme kayboldu
O
Bana âşık olmuştu, onsekizimdeydim
Aslında o bunu istemiyordu
Ama benimle sevişmemeye direndiyse de
Direnci kırıldı
O zaman sordum kendime
Gizem nedir?
İçimizdeki ruh nedir?
Ne için yaşıyoruz?
Ne için ölüyoruz?
Bu dört sorunun bir tek cevabı var
AŞK...
Aşk’tan güzel bir şey var mi bu dünyada?
Saplantı halini almış hayaller
Aşırı coşkular sorun yaratıyor
Huzurlu yaşamın sırrı nedir?
Masum ruhumu çaldılar
Bana
Sevişmenin ne olduğunu öğrettiler
Yüzleri anılarımda
Hazan günleri gibi asılı duruyorlar
Ama
Hiç biri onun gibi değil
Orhan Veli’nin dediği gibi:
“Aynada başka güzelsin yatakta başka”
İyileşmesi imkânsız romantizm hastalığı
Hayatımda kayıp tam kırk dört gece, kırk beş gün
Neden aldılar?
Neden?
Bu kadar kolay mı?
Kolay oğlum
Kolay
Onlar ki bu vatanın evlatları
Bu vatan için yapamayacakları yoktur
Ya ben
Ya biz
Bu vatanın evlatları değil miydik?
Canım yanıyor
Çok acıyor
Ama hiçbiriniz bilemediniz
Ben neredeydim
Ne yapıyordum
Vurmayın
Yapmayın
Sokmayın ulan
Allah’ınız yok mu sizin?
Allahsızlar!
Ahhh!
Öldürün ulan!
Bitsin bu işkence
Yirmimde nişanlandım
Yirmiikimde evlendim
Yirmiüçümde baba oldum
Yimibeşimde bir kez daha baba oldum
Doksanbir yaz’ı
Gitar satan adam hasta
Ortaköy’deyiz
Paltosunu giymiş
Ağustos sıcağında
Deklanşöre dokunuş
Bir kadin duruyor karşımda
Kaderim
Kaderimsin
Soğuk geceler ardı ardına
Kaçak yaşa tam altı yıl
Çok çektik birlikte
Otuzdokuzumda boşandım
Kırkımda tekrar evlendim
Kırkbirimde bir daha baba oldum
Derler ya: “tenaşir paklar” diye
Hala yaşıyorum
Karımla çocuklarım için
Artık gün ağardi çok yorgunum
Zaman vardır
Ve
Hızla akıp gitmekte
Geriye dönüp baktığımda
Yaşadığım kadar
Yaşamayacağım
Ne Dante gibi ortasındayım ömrün
Ne de yolun yarısındayım
Yatmaya hazırlandığım bu sabah
Ömrümün
Onyedibinsekizyüzaltmişdördüncü
Sabahındayım.
Düşünmek gibi
Kötü bir hastalığım var benim
Oysa
Düşünen bir adamın
Sürekli melankoliye eğilimi vardır
Evet
Sadece düşündüğü için
Gerçeği
İdeal olarak
Belli bir kalıpta biçimlendirir
Düşüncesinde
Ne yazik ki gördükleri
Bir kalıba uymaz
Neden
Çünkü ideali
Geçmişte edinilmiş imgelerle
Bina etmiştir
Sonuçta
Hep hayal kırıklığına uğrar
Benim için
Sana bakmak çok zor
Gözlerini
Senden almışlar
Neden?
Neden bana geldin?
Tüm dünyam kırk metrekare
Hava o kadar karanlıktı ki
Bir ışık seli gibi aktın
Dünyamı aydınlattın
Evet
Demiştim ya
Hala yaşıyorum
Karımla
Çocuklarım için
Sonra
Birden aklıma geldi
Peki
Ya ben
Ya ben ne olacağım?
Yaşamsal kısır döngüler
Beni acıtıyor
Buna göre
Geçmiş bizim bir parçamız
Biz
Onunla birlikte yaşıyoruz
Ama
Sen ne büyük bir şanssın
Aslında
Benim hayatla sorunum var
Ya senin?
Ben
Ölümü beklerken
Yaşama sarılmak
Ne olsa gerek
Şimdi
Daha başka yaşıyorum
Kırk metrekare dünyamda
281120071511çrş
Saçımı okşa
Tenimi okşa
Ruhumu okşa
Beni sevdiğini söyle
Beni
Beni
Hep sevdiğini söyle
Çok mu şey istedim?
İçimde benden başka
Bir ben var ben de
İstemediğim şeyler
Yaptırıyor bana
Bu iki kişilik yalnızlığı
yaşamaktan yoruldum
030720080538
Duygularımı saldım
Ortalık yerlere
Kelimeler dökülüyor
Ardı ardına kalbimden
Ama artık yazmayacağım
Özgeçmişim
Öz geleceğimdir.
Bundan sonra da
Belli ki
Öz geleceğimde de
Özgeçmişim gibi
Yaşayacağım

061020082315ptesi

15 Ekim 2014 Çarşamba

"SEN, BEN VE BİZ"




ÖNCE BİR KAHVEYDİ GÜNÜ BAŞLATAN
KONUŞTUK, KONUŞTUK, KONUŞTUK
ANLAMADIK BİRBİRİMİZİ
BELKİ DE ANLAMAK İSTEMEMİŞTİK
BAKAMADIM GÖZLERİNE
PATLADI BİRDEN BİRE
“HAKLISIN” DEDİM İÇİMDEN
SICAKTI, SICAKTIM
BAKTIM VAKİTTİR
DÜNDEN KALAN RAKI ŞİŞESİ SARDI BENİ
ÇİLİNGİR KURULDU
KONUŞMAK, DOKUNMAK, SUSMAK
NE İSTERSEK VAR O ANDA
NASIL BİR AYRILMAK BU BÖYLE
KONUŞULMAYAN YERDE KAVUŞAN DUDAKLAR
KONUŞULMAYAN YER DE DÜĞÜM OLAN BEDENLER
ALENİ, UTANMADAN, ÇEKİNMEDEN
“BEN” DEDİ
“SUS” DEDİM
AĞLADI, AĞLATTIM
RAKI BİTTİ, “TEKİLA” DEDİM
“VAR” DEDİ
VE ….
SONRASI, BEDENİ ESİR ALMIŞ DUYGULAR
BODY-SHOT
“İYİYMİŞ” DEDİ
“İYİDİR” DEDİM
BİR TEK, BİR TEK, BİR TEK DAHA
SÖZLER, YALANLAR, İTİRAFLAR
BİR TOKATTI YÜZÜMDE PATLAYAN
YIRTTI DELİ MAVİ GÖKYÜZÜNÜ
KALDIM
BAKAMADIM, HAKLIYDI
AĞLADIK MI, BİLMİYORUM
AMA O HEP AĞLADI
SEVİŞTİK HİÇ UTANMADAN
DOKUNDUK, MORARINCAYA KADAR
ÖPÜŞTÜK, KESİLİNCEYE KADAR
“ABSINTHE” DEDİM
“O DA VAR” DEDİ
NE GÜN AMA
HAYALLER, METAFORLAR, AFORİZMALAR
YALANLAR, İTİRAFLAR,
AMA HEPSİ SAMİMİYETTEN
ANLATTIM, ANLATTI, ANLATTIK
EN MASUM HALLERİYLE GÜNAHLARIMIZI
ARINDIK, EN TEMİZ HALLERİMİZLE
SUSTUK, EN ANLAMLI SÖZLERİMİZLE
BEN, BUNLARI HAYAL ETMEMİŞTİM
OLUVERDİ KENDİLİĞİNDEN
UTANDIK, UTANMADIK,
SÖYLEDİK, SÖYLEMEDİK
HATTA NELER DEDİK BİRBİRİMİZE
EN KÜFÜRBAZ HALLERİMİZLE
İŞTE O ZAMAN HİÇ UTANMADIK BİRBİRİMİZDEN
O ŞAŞKIN, BEN ŞAŞKIN
İLERDE ANLATACAĞIMIZ O KADAR ÇOK ŞEY BİRİKTİ Kİ
BİR GÜN, BİR GECE İÇERİSİNDE, ANLATACAKLARIM VAR DAHA
AMA SONRA
SONRA DEMİŞKEN
SONRASI, BİR HAYAL PERDESİYDİ
BİR KISMI BEN DE
BİR KISMI SENDE
ANCAK BİR ARAYA GELDİĞİMİZDE TAMAMLANIR
O GECENİN TÜM YAŞANANLARI
DALDIK, GİTTİK
SONRASI BEN DE YOK
SEN DE VAR SA, SEN ANLAT
UYANDIĞIMDA, AĞZIMDA KALAN ELMA KOKUSUYDU
O GECENİN ARDINDA KALAN
BİR DE BİRBİRİMİZE KALAN DİYEMEDİKLERİMİZ
BEN BUNLARI YAŞARKEN
SENİ MERAKLANDIM
SAHİ SEN NE YAŞADIN O GECE
SABAH UYANDIĞINDA
YANINDA MIYDIM
SENİN DE AĞZINDA ELMA KOKUSU VAR MIYDI
VAR’MIYDI
BEN BİLİYORUM, VARDI
ALDIM KOKUSUNU
VEDA EDERKEN
TUHAF-KIRMIZI DUDAĞINDAN
TELAŞ İÇİNDE GİDERKEN
ARDIMDA BIRAKTIĞIN GÖZYAŞLARIN
ÇABUK DÖN DİYE ATTIĞIN BİR TAS SU GİBİYDİ
BEN BİLİYORUM SEN BENİ ÇAĞIRACAKSIN BE
BİLİYORUM İŞTE ….. ….

ÖMER L. BAKAN
060820132342
ARDIMDABIRAKTIĞIMTORTULARINAĞIRLIĞIÜZERİMDEYKEN
GERİDÖNÜŞYOLUNABAŞLAMIŞKENARDIMDABIRAKTIĞIMGÖZYAŞLARININANISINA






21 Eylül 2014 Pazar

"ORTADAN SIKILMIŞ DİŞ MACUNU HAYATLAR"





Küçüktüm, küçücüktüm… Alışmamı istedikleri şey dişlerimi fırçalamamdı. O küçücük boyumla ve küçücük aklımla anlamaya çalışıyordum. Neden benden başka birisi diş fırçalamaya zorlanmıyordu? O güne kadar ailede hiç ama hiç kimseyi diş fırçalarken görmemiştim ve bu alışılmadık olay benim başıma patlamıştı. Eğer izah edebilselerdi ben de anlayabilirdim, diş fırçalamanın ne kadar önemli olduğunu. Anlatmadılar ki… Belki de ben anlayamadım. Ben tam diş fırçalamaya alışırken, büyüklerimin dikkatini diş macununu ortadan sıkmam çekti. Birkaç defa ikaz etmelerine rağmen alışkanlığımdan vazgeçmemiştim. Bu sefer babamın tek iletişim aracı olan tokatla kendime geldim. “Diş macunu asla ortadan sıkılmaz!” Sanki kendisi hayatında bir kez olsun diş macununu bırakın doğru yerden sıkmayı, orta yerinden de olsa sıkmıştı. Esas ağırıma giden bu olmuştu. Ben de inadına o hiç sevmediğim diş macununu ortasından sıkmaya devam ettim. Tabii ben bunu anlatırken birçoğunuz: “Ortadan sıkılmış diş macunu neden problem oluyor?” sorusunu sorar gibisiniz. Anlatayım… O yıllarda yani 60, 70 hatta 1990’ların başına kadar diş macunu tüpleri alüminyumdu. Dolayısıyla ortadan sıkılan diş macunu tüpü şimdikiler gibi eski haline dönmüyordu. O yıllarda banyo aynasının önünde diş macununun eğri büğrü hali hiç eksik olmuyordu. Sloganım “İnadına ortadan sıkılmış diş macunları!”ydı. Her ne kadar yediğim tokatlar içime otursa da asla vazgeçmedim. Yıllar yılları kovaladı, diş macunu hep ortadan sıkıldı… Bilinç gelişti, diş macunu ile empati kurmaya başladım. Önce gözüme çok çirkin görünmeye başladı. O, bu gün de olduğu gibi o yıllarda da farkına vardığım, bu ülkede yaşayan birçok insanın halini andırıyordu. İşçilerimiz, memurlarımız, sonradan sınıfı oluşan orta görevliler, fakir fukaralar… Yani neredeyse nüfusun %90’ı. Onlar da tıpkı benim diş macunum gibi ortadan sıkılmışlar, bir daha eski hallerine dönemiyorlar. Peki, geriye kalan %10? Zaten onlar değil mi diş macununu ortadan sıkanlar? Onları ortadan sıksan ne olacak ki? Onlar şimdiki diş macunları gibi ortadan sıkıldığı zaman hemen eski haline dönebiliyorlar. Pürüzsüz…