Küçüktüm,
küçücüktüm… Alışmamı istedikleri şey dişlerimi fırçalamamdı. O küçücük boyumla
ve küçücük aklımla anlamaya çalışıyordum. Neden benden başka birisi diş
fırçalamaya zorlanmıyordu? O güne kadar ailede hiç ama hiç kimseyi diş
fırçalarken görmemiştim ve bu alışılmadık olay benim başıma patlamıştı. Eğer
izah edebilselerdi ben de anlayabilirdim, diş fırçalamanın ne kadar önemli
olduğunu. Anlatmadılar ki… Belki de ben anlayamadım. Ben tam diş fırçalamaya
alışırken, büyüklerimin dikkatini diş macununu ortadan sıkmam çekti. Birkaç
defa ikaz etmelerine rağmen alışkanlığımdan vazgeçmemiştim. Bu sefer babamın
tek iletişim aracı olan tokatla kendime geldim. “Diş macunu asla ortadan
sıkılmaz!” Sanki kendisi hayatında bir kez olsun diş macununu bırakın doğru
yerden sıkmayı, orta yerinden de olsa sıkmıştı. Esas ağırıma giden bu olmuştu.
Ben de inadına o hiç sevmediğim diş macununu ortasından sıkmaya devam ettim.
Tabii ben bunu anlatırken birçoğunuz: “Ortadan sıkılmış diş macunu neden
problem oluyor?” sorusunu sorar gibisiniz. Anlatayım… O yıllarda yani 60, 70
hatta 1990’ların başına kadar diş macunu tüpleri alüminyumdu. Dolayısıyla
ortadan sıkılan diş macunu tüpü şimdikiler gibi eski haline dönmüyordu. O
yıllarda banyo aynasının önünde diş macununun eğri büğrü hali hiç eksik
olmuyordu. Sloganım “İnadına ortadan sıkılmış diş macunları!”ydı. Her ne kadar
yediğim tokatlar içime otursa da asla vazgeçmedim. Yıllar yılları kovaladı, diş
macunu hep ortadan sıkıldı… Bilinç gelişti, diş macunu ile empati kurmaya
başladım. Önce gözüme çok çirkin görünmeye başladı. O, bu gün de olduğu gibi o
yıllarda da farkına vardığım, bu ülkede yaşayan birçok insanın halini
andırıyordu. İşçilerimiz, memurlarımız, sonradan sınıfı oluşan orta görevliler,
fakir fukaralar… Yani neredeyse nüfusun %90’ı. Onlar da tıpkı benim diş macunum
gibi ortadan sıkılmışlar, bir daha eski hallerine dönemiyorlar. Peki, geriye
kalan %10? Zaten onlar değil mi diş macununu ortadan sıkanlar? Onları ortadan
sıksan ne olacak ki? Onlar şimdiki diş macunları gibi ortadan sıkıldığı zaman
hemen eski haline dönebiliyorlar. Pürüzsüz…
21 Eylül 2014 Pazar
13 Eylül 2014 Cumartesi
TEK SORULUK TEST
İki insan mesela
Yani, sen ve ben
Sana
Şimdi üç sözcük yazacağım
Arkadaş, Dost, Sevgili
Ve anlatacağım sana
Birini seversin
Seversin ama gerçekten seversin
Ama nasıl seversin?
Dostun mu?
Arkadaşın mı?
Sevgilin mi?
Çoğu zaman ben bile
Veremem bunun cevabını
Oysa
Sonucu belirleyen
Yanılgısız ölçü birimi; zaman
Bırak
Bırak geçsin zaman
Geçsin ki zaman ben sen de neyim(?)
bileyim
Mesela
Yapacak bir şey bulamadın
Vaktin bom boş
Telefon defterine bakıp
Bakıp birini arıyorsan
Bil ki
O sen de arkadaştır
Yalnızsın, çaresizsin, sıkıntıdasın
Biliyorum maddiyata da ihtiyacın yok
Manevi desteğe ihtiyacın var
Her neyse
Özeti
Başını yaslayacak bir omuz
Bir sine arıyorsan
Bil ki
O sen de dosttur
İki elin kanda, vaktin dolu,
İş toplantısı, randevu, seyahat
Okul, kuaför, alış veriş
Aklına daha ne geliyorsa
Zamanın yok, bir saniye bile
Eğer sen
İmkânsızı arıyorsan
Ve sen olmayan zamanını
Onun için yaratıyorsan
Onu için
Göğsün parçalanırcasına koşuyorsan
Onun kıymetini bil
O en güzeldir.
O en harikadır
O muhteşemdir
Bil ki
O sen de sevgilidir
Şimdi sana
Tek bir soru.
Ben sen de neyim?
a) Arkadaş
b) Dost
c) Sevgili
d) Hiç
biri
Ömer L. Bakan
28 Ocak 2005
6 Eylül 2014 Cumartesi
6-7 EYLÜL 1955 OLAYLARI
İstanbul’daki
ayaklanmalar
6 Eylül 1955 günü
saat 13.00’te devlet radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve yapılan bombalı
bir saldırı haberini duyurdu. Bu haber İstanbul Ekspres gazetesinde 2 ayrı
baskıyla yayınlandı. Günün ilerleyen saatlerinde, çeşitli öğrenci birliklerinin
ve “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin (KTC) çağrısı doğrultusunda, Taksim Meydanı’nda
bir protesto mitingi düzenlendi. Bu mitingin ardından, bazı gruplar İstiklal Caddesi’nde
bulunan gayrimüslimlere ait işyerlerinin camlarını taşlamaya başladılar. Kısa
sürede Taksim civarındaki gayrimüslimlerin yaşadıkları yerlerde, olaylar bir
anda büyüdü. Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi bölgeler, çeşitli araç ve
gereçlerle gelerek işyerlerini, evleri, okulları, kiliseleri ve mezarlıkları
tahrip eden insanların akınına uğradı. Aynı şekilde Eminönü, Fatih, Eyüp,
Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy ve Bebek gibi daha uzak semtlerle,
kentin Anadolu yakasında yer alan Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy gibi
semtlerde ve hatta Adalar’da şiddet olayları meydana geldi. Bu saldırılara
yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı düşünülmektedir. Olaylar başlamadan önce
Türk dükkân sahipleri, gayrimüslim komşularını dükkânlarını kapatmaları için
uyarmıştır.
Olaylar başlamadan
yaklaşık 2 hafta önce ilgili mahallelerin muhtarlarından gayrimüslimlerin ev ve
işyerlerinin adresleri istenmiştir. Ayaklanmalardan birkaç gün önce gece
bekçileri, bazı sakinlerin ev ve işyeri numaralarını belirginleştirmelerini
istemiştir. Yine gayrimüslimlere ait ev ve işyerleri haç figürü, GMR
(Gayrimüslim Rum) gibi kısaltmalar ya da “ Türk değil”, “Türk” gibi
kısaltmalarla işaretlenerek belirlenmiştir. Saldırılar 20 ile 30 kişilik
örgütlenmiş gruplar tarafından gerçekleşti. Özel arabalar, taksi, kamyon,
otobüs, vapur ve hatta askeri araçlardan oluşan bir ulaşım ağı, saldırganların
şehir içindeki ulaşımlarını garanti altına almıştı. Saldırıların başlamasından
kısa bir zaman sonra İstanbul caddeleri dükkânlardan çıkarılan çeşitli
eşyalarla dolmuştu. Evlerin önce camları daha sonrada girişleri baltalarla ya
da demir çubuklarla kırılıyor ve evde ne varsa parçalanıyor, camdan dışarı
atılıyordu. Kiliseler de saldırılardan payını almış; kutsal resimler, ikonlar,
haçlar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edilmiş ya da yakılmıştı. Bazı
kiliselerin tamamı ateşe verilmişti. Mezarlıklar tahrip edilerek, mezar taşları
ve mezarlardan çıkarılan iskeletler kırılmıştı. Hatta yeni bir ceset mezardan çıkarılarak
bıçaklanmıştı.
Olaylarda polisler
pasif bir tutum sergilemişlerdir. Şikâyete giden Rum’a bir komiser şu cevabı
vermiştir: ”Hiçbir şey yapamam, ben bugün polis değil Türk’üm.” Garip ama bu
cevaplar o günlerde polislerden sıkça duyulmuştur. Bazı semtlerde güvenlik
güçleri şiddet olaylarına tanıklık etmiş, ama karakoldan dışarı çıkmamışlardır.
Bazı durumlarda polis memurları olaylar sırasında alkış bile tutmuştur. Polis
yetersizliği söz konusu değildi. Polis memurları karakoldan dışarı çıkmıyor, masalarında
uyuyorlardı. Hatta Samatya Karakolu komiser ve polisleri kendilerini karakola
kilitlemiş, ertesi günün erken saatlerinde dışarı çıkmışlardı. Nüfusu ağırlıkla
Rumlardan oluşan Büyükada’daki polis gücü takviye kuvvetlerle güçlendirilmiş,
iskeleye demirlemiş gemilerde gecelemişlerdir. Patrikhane ve Yunan Konsolosluğu
2 hafta boyunca sıkı bir gözetim altında tutulmuştu. Hilton Oteli gibi yüksek
prestij sahibi yerlerde ayaklanmalardan önce polis tarafından çeşitli güvenlik
önlemleri alınmıştı. Hatta bir Fransız’ın dükkânına saldırmak isteyen
saldırganlar, polis tarafından engellenmişti. Emir biçiminde verilmeyen, ancak
hadiselere göz yumulmasını öngören genel bir talimatın olduğu, polis
memurlarının ifadeleriyle doğrulanmıştır. Bazı Müslümanlar ellerinde Türk
bayraklarıyla mağdurların ev ve işyerlerinin önünde durmuş, sahiplerinin Türk
olduğunu iddia ederek onların malını koruyabilmişlerdi.
İzmir’deki
saldırılar
Atatürk’ün doğduğu
eve yapılan saldırı haberi, İzmir’de de yerel bir gazete tarafından yayıldı.
Gece Postası, 06.09.1955 günkü baskısında şu manşeti kullandı; ”Madem
Yunanlılar Türk Konsolosluğunu bombaladı, öyleyse onların bayrağı da artık
dalgalanmamalı.” Bu haber ile aynı akşam, uluslararası fuar nedeniyle Konak
Meydanı’na çekilmiş olan Yunan bayrağı saldırının hedefi oldu. Bir grup genç,
bayrağı “Kıbrıs Türk’tür! Gâvurlara ölüm!” nidalarıyla indirip yaktı. Ayrıca Alsancak’ta
bulunan Yunan Konsolosluğu’na da saldırılarak ateşe verilip yakıldı. Konsolosluk
çalışanları arka kapıdan kaçabilmişlerdi. Ortaya çıkan 20-30 kişilik bu küçük
gruplar, 2 ya da 3 kişi tarafından yönlendirilerek belirli hedeflere
saldırıyorlardı. Toplam sayıları 400’ü geçmiyordu. 6 Yunan NATO subayının da
evini basmışlar ve yağmalamışlardı. Kaçan subaylar ve Başkonsolos, geceyi
Amerikan Konsolosluğu’nun koruması altında geçirdikten sonra Yunanistan’a
gittiler.
İstanbul’da olduğu
gibi Alsancak, Bornova ve Buca semtlerinde oturan Rumlara ait ev ve işyerleri
de saldırı ve yağmalamaların hedefi olmuştu. Limanda bulunan Rum bayraklı
teknelere Türk bayrağı takmaları talep edilmiş, meydana gelen saldırılara Türk
savaş gemisinin subayları müdahale etmişlerdi. Alsancak’ta İngiliz Kültür
Enstitüsü’ne yapılan saldırıyı İngiliz Konsolos “yanlışlık” olarak
değerlendirmişti. Ancak enstitünün bulunduğu binanın mal sahibi Rum’du.
İzmir’de bulunan 10 kilise ve 3 sinagogdan yalnızca Alsancak’taki Ortodoks
Kilisesi yağmalanıp ateşe verilmişti. Olaylar güvenlik güçlerinin müdahalesiyle
önlenebilecekken, onlar burada da tepkisiz kalmışlardı. Hatta güvenlik
güçlerine, saldırganlara karşı sert davranmamaları emredilmişti.
Ankara’daki
saldırılar
Ankara’da ağırlıklı
olarak öğrenci protestoları gerçekleşmiş ancak şiddet olayları meydana
gelmemiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Ankara’daki gayrimüslim nüfus
oranının çok düşük olmasıdır. Ayrıca Vali Kemal Aygün’ün, Ankara genelindeki
tüm toplantıları yasaklayan acil tedbirleri de etkili olmuştur. Aygün, 6 Eylül
1955 günü İstanbul’da bulunmuş ve olaylara yakından tanıklık etmiştir. Ankara’da
toplanan gösterici gruplara polis etkili bir biçimde müdahale etmiş ve 479
kişiyi tutuklamıştır.
Bursa ve Samsun’daki
yetkililer, Rum yerleşimleri ve evleri için güvenlik tedbirleri almışlardır.
Bursa’da 97 Rum bir otele yerleştirilmiştir. Adana’da toplanan kalabalığı polis
dağıtmıştır. Eskişehir’de gençlerin katıldığı küçük çaplı bir gösteri olaysız
sona ermiştir.
Olayların
maddi hasarları
Resmi bir Türk
kaynağına göre olaylarda 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2
manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar vb. yerlerin bulunduğu
5.317 tesis saldırıya uğramıştır. Alman Başkonsolosluğu’nun verilerine göre,
bildirilen hasarın yekûnu yaklaşık 150 milyon TL’yi bulmaktadır. Bu rakam
yaklaşık olarak dönemin 54 milyon Amerikan Dolarına eşittir. Bunun 28 milyon
TL’lik kısmı Yunan vatandaşlarının, 68 milyon TL’lik kısmı Türk vatandaşı olan
Rumların, 35 milyon TL’lik kısmı kiliselerin, 18 milyon TL’lik kısmı ise diğer
yabancıların ve azınlıkların uğradığı hasarlardır.
Yaralanma
olayları ve ölümler
Yaralılarla ilgili
verilen rakamlar, 300 ile 600 arasında değişmektedir. Bu rakamlar yalnızca
mağdurları değil, yaralanan suçluları da kapsamaktadır. Can kayıplarının sayısı
ise tartışmalıdır. Türk basını 11 kişinin öldüğünü bildirirken, Helsinki Watch
Örgütü bu sayıyı 15 olarak bildirir. Bazı saldırganlar, saldırıdan korkan
insanlara, sadece tahrip etmek üzere emir aldıklarını söyleyerek
sakinleştirmeye çalışmışlardır. Evlerde, özellikle Rum kadınlara tecavüz
edilmiştir. Balıklı Hastanesi Başhekimi’nin ifadesine göre, hastanede 60 kadın
tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür.
Olayların
ardından hükümetin aldığı önlemler
6 Eylül 1955 akşamı
trenle Ankara’ya doğru hareket etmek üzere İstanbul’dan ayrılan Cumhurbaşkanı
ve hükümet üyelerinin birçoğu, yolda ayaklanmaların boyutu konusunda
bilgilendirilmişlerdi. Derhal geriye dönerek “Örfi İdare” ilan ettiler ve
birlik komutanına, silah kullanarak sükûnet ve düzeni sağlamasını emrettiler.
1. Ordu Komutanı Vedat Garan Paşa ateş emrini reddederek, 6 Eylül akşamının son
saatlerinde devreye soktuğu birliklerle şiddet olaylarını kontrol altına alabilmiştir.
Ancak huzursuzluklar sonraki gün ve haftalarda, bölgesel düzeyde yeniden
alevlendi. Olaylar büyümeden güvenlik güçlerinin müdahalesiyle durduruldu.
Hükümetin ilan ettiği Örfi İdare, yalnızca İstanbul, İzmir ve Ankara ile
sınırlıydı. Örfi İdare Komutanlığı’na 3. Doğu Anadolu Ordusu Komutanı General
Nurettin Aknoz getirildi. Geceleri 00.00 ile 05.00 arasında uygulanan sokağa
çıkma yasağıyla, devriyelerin kontrolleriyle, İstanbul, İzmir ve Ankara’daki
tutuklamalarla her 3 kentteki şiddet olaylarına son verilebildi.
İçişleri Bakanı Namık
Gedik, emniyetin başarısızlığından dolayı görevinden istifa etti, yerine geçici
olarak Savunma Bakanı Ethem Menderes atandı. Bakan Fuat Köprülü, vekâleten
Savunma Bakanlığı görevini üstlendi. Aynı nedenlere dayanarak Milli Emniyet
Hizmetleri Şefi (MAH Reisi), İzmir Valisi, İzmir’de bulunan birliklerin komutanı,
İstanbul Emniyet Müdürü ve 3 general, iktidar tarafından görevlerinden alındı.
MAH Şefliği’ne Kemal Aygün atandı. Aynı nedenden dolayı yerel düzeyde birkaç
memurunda görev yerleri değiştirildi.
Örfi İdarenin ilanı
üzerine, olayların aydınlatılması için İstanbul 3 ayrı askeri bölgeye (Beyazıt,
Kadıköy ve Beyoğlu) ayrıldı ve Tuğgeneraller; Kamil Akman, Namık Argüç ve Danyal
Yurdatapan’ın emrine verildi. Beyazıt Özel Mahkemesi’nde Haliç, Marmara Denizi
kıyıları ve kentin dış kesimlerinde işlenmiş olan fiiller yargılanıyordu.
Beyoğlu Özel Mahkemesi, Beyoğlu ve boğazın Avrupa yakasındaki bölgeler için
yetkiliydi. Kadıköy Özel Mahkemesi ise Kadıköy, Üsküdar ve Anadolu yakasının
geri kalan bölgeleri için yetkili kılınmıştı. Ankara ve İzmir’deki tutuklular
için de birer özel mahkeme kuruldu. Mahkeme başkanlıkları, generaller tarafından
yönetiliyordu. Hâkim ve savcılar, daha düşük askeri rütbelere sahipti. Yapılan
açıklamada, olaylar sonrasında İstanbul’da 5.104, Ankara’da 171 ve İzmir’de 424
kişi tutuklanmıştı. Olaylarla ilgili oluşturulan mahkemelerin 17 Aralık 1957
tarihli iddianamesi, sanıkları şu gruplara ayırıyordu; dış güçlere karşı
düşmanca beyanat vermekten yararlanan KTC üyeleri, saldırı çağrısında
bulunanlar, halkı basın yoluyla tahrik eden gazeteciler ve öğrenci federasyonu
binasındaki polis mührüne zarar verenler. 24 Ocak 1957’deki duruşmada, İstanbul
1. Ceza Mahkemesi Hâkimleri, sanıkların suç işlemek kastıyla hareket etmediklerini
ve suçla ilgili yeterli delillerin ortaya çıkmadığını açıklayarak, oybirliğiyle
davalıların beraatına karar vermişlerdir.
Komünistlerin
suçlanması
12 Eylül günü meclis
toplantıya çağrıldı. Toplantıda iktidar ve muhalefet sözcüleri ayaklanmalarla
ilgili görüşlerini bildirdi. Başbakan Vekili Fuat Köprülü olaylarla ilgili
şunları söyledi; “Hükümet önceden bilgilendirilmişti ve tedbirler de alınmıştı.
Fakat olayların hangi gün ve saat çıkacağı bilinmiyordu. Tüm çabalara rağmen
baskın gibi gelişen olaylar engellenemedi.” Köprülü, açıklamalarının geri kalan
kısmında komünistleri sorumlu tutuyordu. Hükümet açıklamasında da olayların
sorumluları olarak “komünistleri” ve “hain provokatörleri” gösterdi. Yabancı gözlemciler bu olaya şüpheyle
yaklaştılar. Çünkü istenmeyen sosyopolitik eylemler ya da girişimler, hükümet
tarafından derhal “kamufle edilmiş komünizm“ olarak tanımlanıyordu. Oysa
Türkiye’deki komünistlerin sayısı oldukça düşüktü. Ayrıca, komünistlerin ve sol
grupların faaliyetlerinin polis tarafından dikkatle takip edildiği bilindiği
için de, saldırıların komünistler tarafından yapılması olanaksız görülüyordu. 7
Eylül 1955’de emniyet amirliklerince 48 komünist tutuklandı. Bunların içinde;
Aziz Nesin ve Kemal Tahir gibi isimlerde bulunuyordu. Bu kişilerin
tutuklanmalarının nedeni ise; sol eğilimli siyasi faaliyetler içinde
bulundukları gerekçesiyle polis tarafından takip ediliyor olmalarıydı. Bu
kişiler hiçbir yerde ayaklanmaya katılmamışlardı. Dahası Emniyet Müdürlüğü tarafından
keyfi olarak hazırlanan bir liste söz konusuydu. Bu listede yıllar önce ölmüş ya
da o sırada asker olan kişilerin isimleri de yer alıyordu. Kumandan Şevki
Mutlugil’in hazırladığı bir raporda, bu kişilerin ihtiyaten toplatıldığı da
itiraf edilmektedir. Bu kişilere daha sonra 19 komünist daha eklenmiştir.
Israrla süren sorgulamalara rağmen bu kişilerin suçları kanıtlanamamıştır.
Olayları izleyen haftalarda Türk Hükümeti, saldırıların sorumlularının
komünistler olduğu tezini daha az savunur olmuştur. Böylece şüpheli
komünistlerde diğer tutuklularla birlikte Aralık 1955 sonuna doğru, herhangi
bir gerekçe gösterilmeden ve açıklama yapılmadan serbest bırakıldılar. Bir
kısmının davaları sürmüş olsa da bu davalar, davalıların lehine sonuçlanmıştır.
Kıbrıs
Türktür Cemiyeti, Demokrat Parti ve Milli Emniyet Hizmetleri’nin olaydaki etkileri
Resmi açıklamalara
göre; Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nun (TMTF)
teşvikiyle, basının ve Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın (TMGT) katılımıyla,
ulusal komite biçiminde oluşturulan ve Ağustos 1954’de kurulan Kıbrıs Türktür
Cemiyeti’nin (KTC) amacı; Kıbrıs’taki Türk azınlığı, Birleşmiş Milletler ve
diğer örgütler karşısında savunmak ve tüm ülkede protesto eylemleri
düzenlemekti. KTC Başkanı Hikmet Bil ve Hürriyet Gazetesi sahibi Sedat Simavi,
yazdıkları makaleler ile Kıbrıs meselesinin Türk kamuoyunda “milli bir
meseleye” dönüşmesinde büyük katkı sağlamışlardır. KTC, Başbakan Adnan Menderes
tarafından da desteklenmiştir. Derneğin kuruluş aşamasında hükümet tarafından
yapılan 235.000 TL’lik ödeme, bu desteği açıkça gösteriyordu. Cumhuriyetin
kuruluşundan bu yana öğrenci ve gençlik hareketleri devlet elitleri tarafından
örgütler aracılığıyla denetleniyor, devlet politikası doğrultusunda yönlendiriliyor
ve kullanılıyordu. Çok partili sisteme geçildikten sonra da, özellikle DP ve
CHP, öğrenci örgütlerini ve bunların yönetici kademelerini ele geçirerek
başarıyla etkilemeye devam etmişlerdir. Ayrıca bu örgütlerde Milli Emniyet
Hizmetleri (MAH) üyesi olan kişi sayısı da çok fazlaydı.
KTC, “milliyetçi
çizgideki” sendikalarla birlikte hareket ediyordu. O zamanki sendikalar “devlet
sendikası” olarak tanınmaktaydı. Tıpkı öğrenci örgütleri gibi, mali ve
ideolojik yönden hükümet tarafından destekleniyordu. KTC ve sendikalar
arasındaki işbirliği öyle bir noktaya varmıştır ki, her iki kurumun yönetici
kadrosu da aynı kişilerden oluşturulmuştur. Ağustos 1955’ten olayların
başladığı güne kadar derneğin faaliyetleri şaşırtıcı şekilde artmıştır.
Olaylara doğrudan katılanlar; çeşitli dallardaki sendikalara mensup işçiler,
otobüs, tramvay ve taksi şoförleri, öğrenciler ve Demokrat Parti üyeleriydi.
Olaylarda, KTC üyelerinin yanı sıra Demokrat Parti’nin ocak örgütlerinin
üyeleri de yer alıyordu. Tutuklular arasında sendikalarda örgütlenmiş işçilerin
çok fazla olmasından dolayı, Örfi İdare Kumandanlığı 34 sendikayı kapatmıştır.
Olaylarda, İstanbul dışından da işçi getirildiği anlaşılmıştır. Sivas,
Kastamonu, Erzincan, Trabzon ve başka kentlerden de gelenler vardı. Emniyet
Başmüfettişliği tarafından KTC üyelerinin arasına sokulan bir ajan, KTC Başkanı
Hikmet Bil’in tutukluluğu süresince, ”saldırıların organizasyonu için bizzat
Başbakan Adnan Menderes’ten para ve talimat aldıklarından” açıkça bahsettiğini
anlatmıştır. Hikmet Bil ve Orhan Birgit, “olaylara karıştıklarını, ancak
hapishaneden çıkmaları durumunda olaylardaki gerçek sorumluları söyleyecekleri”
tehdidinde bulunmuşlardır. Olaylardan
MAH’ın da sorumlu olduğu tanıklar tarafından dile getirilse de, mahkeme bu
gerçeği görmezlikten gelmiştir.
Bomba
olayının iç yüzü
Saldırıların
planlanmasında MAH’ın katkısı, öne sürülen delillere rağmen sivil mahkeme
tarafından da dikkate alınmadı. Oysa MAH çalışanları, hem Selanik’teki
bombalama eylemini hem de bu olayın sansosyanel biçimde 6 Eylül 1955 günü
öğleden sonra, İstanbul Ekspres gazetesiyle kamuoyuna duyurulmasını
sağlamışlardı. 5 Eylül gecesi Selanik’teki Türk Konsolosluğu’nun bahçesinde bir
bomba patlamıştı. Emniyetin yaptığı araştırmaya göre; bomba dışarıdan
atılmamış, aksine patlamaya binanın içinde bulunan bir kişi yol açmıştı. Bu
kişi, Selanik’te yaşayan ve gördüğü hukuk eğitimini Türk Devleti’nin verdiği
bursla karşılayan Oktay Engin’di. Olaydan sonra, Oktay Engin ile konsolosluğun
bekçisi Hasan Uçar, Yunan makamlarınca tutuklandılar ve haklarında dava açıldı.
Yunan savcılığı, patlama sırasında Ankara’da bulunan Başkonsolos Mehmet Ali
Balin’i, “konsolosluk görevlisi Mehmet Ali Tekinalp’i diplomat bagajında 3
bombayı götürmeye teşvik etmek ve 5 Eylül 1955’te patlama talimatını veren
şifreli bir telgraf göndermekle” suçladı. 17 Temmuz 1956’da, Atina’daki Türk
Büyükelçiliği’nin ve Selanik’teki Türk Konsolosluğu’nun kapatılacağı tehdidinde
bulunulması üzerine, başkonsolos ve vekiline karşı açılan dava düşürüldü, Uçar
ve Engin’de geçici olarak serbest bırakıldılar. MAH, bu eylemi yapması
karşılığında, üyesi olan Oktay Engin’e mali yardım ve mevki sözü vermişti.
Gümülcine’deki Türk Konsolosu’nun yardımıyla 22 Eylül 1956 günü İstanbul’a
getirilen Engin, Başbakan Adnan Menderes ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim
Gökay’ın şahsi talimatıyla, belediyede bir işe sokuldu. MAH için çeşitli
görevler üstlendikten sonra, Nevşehir’e önce Kaymakam, sonra da Vali oldu.
Görünürde 6
Eylül’deki olayların çıkmasına vesile olan Selanik’teki Atatürk’ün doğduğu eve
yapılan bombalı saldırıyla ilgili haber, 6 Eylül günü ciddi basın organlarında
değil, sadece bir bulvar gazetesi olan ve o gün olağandışı şekilde yüksek bir
sayıda basılan İstanbul Ekspres’te, olaylardan sadece birkaç saat önce abartılı
bir şekilde verilmişti. Demokrat Parti’ye yakınlığı ile bilinen gazetenin
editörü Mithat Perin, olaylardan sonra tutuklandı, ancak 2 saat sonra Adnan
Menderes’in talimatıyla serbest bırakıldı. Perin’in MAH ile işbirliği yaptığı,
1960 yılında MAH’a yazdığı bir mektupta ortaya çıkmıştır. Perin, örgüt için
üstlendiği görevleri sıralıyor ve karşılığında da gazetesi için mali yardım
talep ediyordu. 1991 yılına gelindiğinde, bir Tuğgeneral kendisiyle yapılan
röportajda olayların MAH tarafından yapıldığını şu sözlerle dile getirmiştir;
“Elbette 6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi tarafından planlanmıştı.
Olağanüstü planlanmış bir operasyondu ve amacına da ulaştı. Sorarım size; bu,
sıra dışı bir eylem değil miydi?”
6-7 Eylül olaylarında
İngilizlerin de parmağı vardır. Kıbrıs’taki Rum-Ortodoks çoğunluğun Yunan
anavatanına bağlanma talebini (Enosis’i) giderek daha yüksek sesle dile
getirmesi üzerine, İngiliz sömürge iktidarı, Londra’da 29 Ağustos’tan 7 Eylül’e
kadar sürecek bir konferans düzenlemeye karar vermiştir. Londra’nın amacı, her
şeyden evvel Yunanlılara, Türklerin de Kıbrıs üzerinde hakları olduğunu
göstermekti. Bu konferans, 6 Eylül günü çıkan olaylardan dolayı kesildi ve
İngilizlerin amaçladıkları Türk-Yunan anlaşmazlığı bir kez daha dünya gündemine
geldi. Bu olaylar sonucunda Türkiye, 3. güç olarak Kıbrıs çatışmasına dâhil
edilmiştir. Bu olayların İngilizlere sağladığı bir başka yarar da; saldırıların
hemen ardından, Amerikalıların İngilizler lehine değişen Kıbrıs politikası
olmuştur.
Olayların arkasında
yatan asıl neden çok farklıdır aslında. Olaylarda hem Demokrat Parti hem de MAH
çok önemli görevler üstenmiştir. Yaptıkları yanlışlarla ülkede etnik sorun
çıkarmışlardır. 6-7 Eylül olayları; Rum, Ermeni ve Yahudilerin büyük göç
dalgalarıyla ülkeden ayrılmalarına yol açmıştır. Gayrimüslimlerin büyük bir
kısmı için, 6-7 Eylül olayları, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin
kanıtı olmuştur. Bu etnik sorunları Türkiye hala çekmektedir. Adnan Menderes, Yassıada
Mahkemesi’nde 6-7 Eylül 1955’teki olaylardan suçlu bulunmuştur. Ancak bu olayda
sadece Adnan Menderes ve hükümeti hatalı değildir.
NOT:
Bu
yazı; Dilek Güven’in Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri
Bağlamında 6-7 Eylül Olayları adlı kitabından, www.birikimdergisi.com
adlı web sayfasından, Güz Sancısı adlı filmden ve Tempo Dergisi arşivinden
yararlanılarak hazırlanmıştır.
27 Ağustos 2014 Çarşamba
"MARİKA'M"
"Babamın tabiriyle o, ‘gâvur’ların sonuncusuydu"
Bir kış günüydü. Okulun
merdivenlerini yavaş yavaş çıkıyordum. Herkes telaşlıydı, ben sakin; herkes
hızlıydı, ben yavaş. Dalmışım… Beth’in ortadan kayboluşunun ilk günleriydi.
Dalgınlığım her halde ondandı. Alçak ama uzun merdivenlerden çıkarken, birden boynumun
sağ tarafında bir yanma hissettim. Parkamın düğmesini açıp elimi boynuma soktum.
Sıcak, ıslak ve yapış yapıştı. Ne olduğunu anlamak için elimi çıkardığımda çok
şaşırmıştım; elime gelen şey kandı.
Bayılmışım. O yüzden
sonrasında hiçbir şey hatırlamıyorum. Daha gözlerimi açmamıştım ki hiç
hoşlanmadığım bir koku geldi burnuma. Önce midem bulandı. Elimi ağzıma götürmek
istedim, fakat bir el tuttu elimi. Öbür elimi hareket ettirmek istedim, onda da
bir acı duydum kolumda; iğne batırıyorlardı damarıma. Başımı yan çevirip kusmaya
başladım. Göz kapaklarımı zorluyor ama açamıyordum. Yumuşak bir bez parçası, sıcak
bir el ile birlikte ağzımın kenarlarında dolaşıyordu. Yine dalmışım her halde
ki; Beth koşarak yaklaşıyor, boynuma sıkıca sarılıyordu. Acıyı hissediyordum.
Öpücüklere boğuyordu beni, ağzımı açıp “Nereden çıktın?” diyemiyordum. “Kaçtım!
Söyledim ama olmadı, anlamadılar. Yapamadım. Çabuk! Babamlar gelmeden gidelim.”
diyor, oturduğum yerden beni kaldırmaya çalışıyordu. “Seni seviyorum!” diye bağırırken,
eli elimden kayıyor ve benden hızlıca uzaklaşıyor. “Yapma baba!” dediğini
duyuyorum. Birden bir nefes hissettim yüzümde. Kevork’un nefesiydi bu. Başucuma
kadar gelmişti, korkuyordum. Başka bir sesle kendime gelir gibi oldum. Göğsüme değen
soğuk bir metalle ürperdim. Kalbimin güm güm sesini duyuyordum kısa aralıklarla.
Neden sonra gözümü açtığımda, güçlü beyaz siluetleri gördüm. Tüm yüzler fluydu.
Yine o iğrenç kokuyu duydum. Gözlerim Kevork’u arıyordu, ama yoktu. Sesini
duymak istiyordum, duyamıyordum. Biri; “Hadi bakalım delikanlı, geçmiş olsun.”
dedi. O an anlamıştım, beyazın içinden gelen o koku, hastane kokusuydu. “Narkozdan
çıktı.” deyince bir başkası, şaşkınlığım daha da artmış; “Ben statik sınavında
olmalıydım, hastanede değil!” demiştim. Bir el alnıma dokunarak; “Ateş düşürücü
verin.” diyor ve gidiyorlar. Gözlerim tavanda; “Gerçekten neredeyim?” diye
düşünürken, bu kez aksanlı bir ses; “Geçmiş olsun.” diyor. Başımı sesin geldiği
tarafa çeviriyorum; kıvır kıvır kızıl saçlı, mavi gözlü bir kadın. Eğer o
yıllarda tanınıyor olsaydı, Nicole Kidman derdim. Önce aksanı, sonra saçları, daha
sonra da gözleri dikkatimi çekiyor ve bakıyorum derin maviye. Tanımıyordum.
“Tekrar geçmiş olsun, ben Marika.” diyor. Soran gözlerle baktığımı anlayınca da
“Vuruldun.” diyor. Gözlerimin fal taşı gibi açıldığından eminim. Elindeki
ufacık mermi çekirdeğini gösteriyor. Elime bakıyorum. Sıcak, ıslak, yapışkan
kanı gördüğümde onun ayaklarının dibine düşmüşüm. “Alnını yere bilinçsizce vurduğunda
çıkan sesi asla unutmayacağım.” diyor. Elimi alnıma götürüp sargı bezlerinin altındaki
kocaman şişliği hissedince; “Korkma!” diyor, “Bir şey yok.” Önden, arkadan,
yandan çekilmiş kafatası filmlerini gösterince gülüyor; ”Ben bu kadar çirkin miyim?”
diyorum. Gülerek; ”Şimdilik.” diyor, çantasından aynasını çıkartıp yüzüme doğru
tutuyor.
“Aman Allahım!”
diyorum. Sanki başımı kocaman bir portakalla sarmışlar. Gözlerimin altları şiş
ve mosmor. Boynumda bir sargı bezi, üzerinde de küçük bir kan lekesi. O sırada
hemşire içeri giriyor; “Delikanlı nasılsın?” diyerek halimi soruyor. “Çok ağrım
var.” diyorum. Nabzımı ölçüp ateşime baktıktan sonra, serum hortumuna enjektörü
batırıp ilacı damarlarıma gönderiyor. Hafif bir yanma hissinden sonrasını
hatırlamıyorum. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum, dudaklarımda bir ıslaklıkla
uyanmıştım. Etraf karanlıktı… Gözlerim karanlığa alışınca Marika’yı gördüm.
Islak pamuğu kurumuş dudaklarımda gezdiriyor, hafifçe sıkarak dilimi birkaç
damla suyla ıslatırken bir yandan da; “Su içmek yasak, sabaha kadar böyle idare
edeceksin.” diyordu. Bilincim daha da yerindeydi, iyice uyanmıştım artık. İyi
de kimdi bu Marika? Arada sırada sadece telefon etmeye çıktığında beni yalnız
bırakmış ve neredeyse 36 saattir yanımdaymış. Aynı okuldaymışız. Hiçbir
mecburiyeti yoktu aslında. İnsanlık işte… 7,65 mm. bir kurşun kaderimiz olmuş,
bizi birleştirmişti bembeyaz bir hastane odasında.
Gün ışıdığında hala
Marika’yı ikna etmeye çalışıyordum. Israrla evimin telefonunu, adresini istiyordu
aileme haber vermek için. Onların duymasını istemedim, çünkü dedem öleli henüz
birkaç ay olmuştu. Annem üzüntüden yataklara düşer, babaannemse kahrından
ölürdü. Hele ki babam duyarsa… Direkt olarak; ”Okuduğun kitaplardan belliydi
komünist olacağın.” der ve beni öldürürdü. Aslında artık beni dövemiyordu. Belki
utanıyordu vurmaya belki de korkuyordu benim de ona vuracağımdan. En sonunda
ikna etmiş, aramaktan vazgeçirmiştim Marika’yı. Beni tekerlekli sandalyeyle
telefonun başına götürüp elime bir avuç jeton koymuş; “Hadi, araman gereken
yerleri ara.” demişti. Sadece evi aradım. Telefona çıkan kardeşime annemi
vermesini söyledim. Annem; “Nerdesin üç gündür, baban seni öldürecek” diye
bağırdı. “Hassiktir” dedim içimden. Ama bir yandan da “Öldürmesi için önce
yakalaması lazım.” diyordum. Annemin bağıran sesi geliyor; “Hınzır!” diyordu
kardeşime. Yorulana kadar sayıp döktü. O konuştukça ben jeton atıyordum. Canavar
telefon yutuyordu jetonları. En sonunda susmuştu. “Merak etme, arkadaşlarla
Avşa Adası’na geldik. Aniden gelişti işte. Gidince haber verecektim, ama adada
hatlar arızalıydı. O yüzden şimdi arayabildim. Herkes kuyrukta, şimdi
kapatıyorum sonra tekrar arayacağım.” diyerek telefonu kapattım. Eminim ki annem
telefonu kapattığımdan habersiz, hala; “Baban seni öldürecek!” diye car car
konuşuyordu. Marika bir kaşı havada şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor, hınzırca
gülüyordu. Sonra yavaş yavaş alkışlayarak; ”Beyimiz mimar değil tiyatrocu
olmalıymış.” diye söylendi. O, tekerlekli sandalyeyi koğuşa doğru sürerken yine
aklıma takılmıştı; “İyi de kardeşim kim bu Rum kızı?” Sürekli havadan sudan konuşuyorduk,
arada bir yanımdan ayrılıp evi aramak için telefona gidiyordu. Bazen elinde bir
çantayla üstünü değişmiş geliyordu. Makyajından da geri kalmıyordu. Neden
burada olduğuna bir türlü anlam veremiyordum. Yedinci günün sabahı doktorlar
vizite geldiğinde; “Taburcu edelim.” deyince aklım başımdan gitmiş; “Para?”
demiştim. Öyle ya hastaneye para vermek lazımdı. Hastane duvarındaki hemşire
gibi, Marika sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürerek; “Sus.” diyor.
Kaşlarımı çatarak, içimden; “Sanki karım!” diyorum. Ama öyle bir bakıyor ki, o
bakış karşısında yumuşuyor ve gülümsüyorum. Babası Apostol hastane masraflarını
ödemiş, şoförleri de bizi bekliyormuş. Taburcu olacağımı dün doktorumdan
öğrenmiş. Babası Perşembe Pazarı’ndaki dükkânına gitmeden önce hastaneye
gelerek parayı ödemiş. Bunca şeyin üstüne bir de; “Şimdi Kurtuluş’taki kışlık
eve gidiyoruz. Hava iyi olsaydı Büyük Ada’daki yazlığa giderdik, ama orası on
beş gün önce kapatıldı. O yüzden orada zorluk çekeriz. Koca konağın üstesinden
gelemeyiz.” demez mi?
Her yanımı ter
basmıştı. Bu da ne demek oluyordu! Efelikte yapamıyordum bu iyi niyete karşılık.
En sonunda kendimi bu rüzgâra bırakmaya karar verdim. Marika yeni alınmış
çizgili pijamaları giydirdi, beyaz çorapları ayağıma geçirdi sonrada ayaklarımın
ucuna rugan terlikleri bıraktı. Tam o sırada; “Boku yedin oğlum. Bu kız seni
eve kapatır, dışarı salmaz artık.” diye geçirdim içimden. Hastane kapısında
kısa bir süre bekledikten sonra simsiyah bir Cadillac geldi. Şoför çantaları
bagaja koyarken bizde arka koltuğa kurulduk. İçimden “Kızı şimdi denemem lazım.”
diyerek başımı omzuna koydum, yavaşça elini tuttum. Hafifçe dönüp başıma bir
öpücük kondurdu. Başımın şişlikleri inmeye başlamış, morluklar yavaş yavaş
rengini açmıştı; dikiz aynasından Yani abiyle göz göze geldiğimizde fark
etmiştim bunu. O da göz kırpıp hafifçe gülümsüyordu. Bu gülüşün ne anlama geldiğini
anlayamıyordum. Önümüzdeki troleybüsün boynuzları çıkmış, sürücüsü onları
takmaya çalışıyordu. Bir yandan yağmur bir yandan trafik derken, öbür yandan da
Marika durmadan bir şeyler söylüyordu. “Merak etme, okulda boykot başlamış.
Sınavlar ileri tarihe alınmış.” Karşıt görüşlü öğrencilerin, az sayıdaki korkak
hocaların ve polisin sayesinde zaten doğru dürüst ders göremiyorduk. Bunları düşünürken sol kapı açıldı. Eve
gelmişiz. Marika hala konuşuyordu. Dayanamayarak
kendimi dışarı attım. Hem telaştan hem de rugan terliğe alışık olmadığımdan ayağım
kaymış, terliklerin her biri başka tarafa fırlamıştı. Sanki kasıklarım yırtılmıştı.
O acıyla; “Ananın!” diye başlayan okkalı bir küfür savurdum. Marika gülmeye
başladı. Islanmayayım diye şemsiyeyi tutarken öbür eliyle de beni kaldırmaya
çalışıyordu. Çorap, pijama çamura içinde homurdanarak kalktım yerden ve zor bela
apartmana attım kendimi. Eski asansörün kepenklerini açan Yani, bizi içeri
aldıktan sonra elindeki çantalarla yürüyerek yukarı çıktı. Marika beşinci katın
düğmesine bastı, omuzlarımdan tutup beni kendine çekti ve öpmeye başladı. Şaşkınlık
içerisinde kızardığımı hissettim. O an erkekliğim aklıma geldi… Utanmıştım.
Kıpkırmızı olduğumu ve yüzümdeki şaşkınlığı gören Sofia Hanım, olayın şokunu
atamadığımı sanmış. Gece mutlaka Marika ile konuşmalıydım. İnsanın hiç
tanımadığı birine bu kadar iyilik yapması fazlaydı doğrusu.
Birden aklıma evdekiler
gelmişti. Bu defa kararlıydım; annemi fazla konuşturmadan derdimi anlatıp,
telefonu kapatacaktım. Şansıma telefonu annem açıyor; “Sus ve dinle.” diyorum. “Tek
jetonum var, Avşa’dayım, iyiyim. Zaten derslerde boş geçiyor, kimse kimseyi
okula sokmuyormuş. Boykot varmış, haberlerde söyledi.” diyerek kapatıyorum. Üç
beş gün daha rahattım artık, ama ilk andan itibaren de evdeki ilgiden
bunalmıştım. O akşam yemekte Apostol Bey; “Neden sıkılıyorsun?” diye sorunca; “Bunu
hak edecek hukukumuz yok.” diyorum. Bunun üzerine Apostol Bey; “6-7 Eylül
olaylarında bir Türk aile beni ve ailemi birkaç ay evlerinde sakladılar.
Samatya’da iki katlı ahşap bir evdi. Sofia, Marika’nın abisine hamileydi. Doğum
çok yakındı. Nihayetinde Takis o evde doğdu. Dostluğumuz böyle başlamıştı
onlarla. Üç yıl sonra Samatya’ya ziyaretlerine gittik. Kış kıyametti.
Elektrikler kesildi. Gece geç vakitlere kadar oturmuş, mum ışığında sohbet
etmiştik. Elektrikler gelmeyince
Sofia’ya; “Hadi gidelim artık, çok geç oldu.” dedim. Bizi geçirirken yaktıkları
mumlardan birini alt katta yanık unutmuşlar. Hepsi üst katta uyuduğundan
yangını fark etmemişler. Dumandan zehirlendikleri için acı hissetmeden o ahşap
evde öldüler. Tarih 19 Şubat 1959’du. Bu tarihi hiç unutamadım.” Apostol Bey bu
olaydan uzun bir süre kendini sorumlu tutmuş. 27 Mart 1959’da dünyaya gelen Marika,
bu ailenin yaptığı iyilikleri dinleyerek büyümüş. Benim vurulduğumu görünce de babasından
aldığı telkin ve terbiyenin etkisiyle beni hastaneye götürüp başımdan hiç
ayrılmamış. Apostol Beyin anlattıklarından sonra, amcamın da Perşembe Pazarı’nda
balıkçı malzemeleri satan Andon amcayı (benim çikolata sponsorum) bizim evde
sakladıkları aklıma geldi. Konu tamamen Türkiye siyasetinin yakın tarihine
odaklanmış, Türk kahvesi yanında likörlerimizi içmiştik. Biraz sonra Sofia
Hanım içinde tatlı kaşığı olan su dolu bardaklarla sakız reçellerini getirerek;
“Ağzınızda sohbetiniz gibi tatlansın. Sonrada herkes yatağına, Ömer Bey daha
nekahet döneminde.” demişti.
Odama çekildikten
sonra uzo ve likörün etkisiyle uyumuşum. Gecenin kaçıydı hatırlamıyorum,
koynumda bir sıcaklıkla uyandım. Marika… Çırılçıplak yorganın altındaydı. Başımı
o mis kokulu saçlarının arasına gömdüm. İpek teninde elimi gezdirirken ezan
okunuyordu. Aniden yanımdan kalktı, sessizce odanın en uzak köşesine giderek
kendini benden sakladı. Ta ki ezan bitene kadar. Marika’ya ve ailesine
hayranlığım bir kez daha artmıştı. Sabah erkenden yanımdan ayrıldığında kendi
kendime sordum; “Bekâretini neden bana verdi?” diye. Beraberliğimiz iki yıl
sürdü. Ne yazık ki bu süre içerisinde iki kez kürtaj olmak zorunda kalmıştı. Bu
ülkenin ötekiler üzerinde güttüğü siyaset, onları da vatanlarından ayrılma
düşüncesine itti; 1979 yılının şubat ayında ailecek Atina’ya göçtüler. O yıllardan sonra sık sık telefonda görüştük.
Bir gün telefon açtı, ağlıyordu. “Evleneceğim. Bilmen gerekir diye düşündüm.”
dedi. “Tabii aşkım, tabii bir tanem.” demiştim. Ne Dora ne de Beth kadar sevemediğim
bu kadına hayranlık ve farklı bir tutkuyla bağlanmıştım. Aradan yıllar geçti. Hep
soruyordum, “Çocukların?” diye. “Yok.” diyordu, ama bunu söylerken sesi hep titriyordu.
“Neden?” dediğimde, “Boş ver.” diyordu. Kocası mı Marika’yı üzüyor acaba diye
korkmuştum. O yıllarda yurt dışına çıkmak çok zordu. Sıkıyönetim vardı. Talihsiz
bir şekilde gözaltına alınmıştım. Kırk dört gün boyunca yaşadığım işkence ve
pislik hayatımı karartmıştı.
“Sen gel.” dedim. “Bir
kez olsun, son kez olsun seni göreyim.” dedim. Geldi… Günlerce konuşup
dertleştik, birbirimize özlemimizi giderdik. Ayrılık vakti gelip çatmıştı.
Pasaport kuyruğuna girerken kulağıma eğildi; “İkinci kürtajda rahmim hasar
gördüğü için çocuk doğuramadım. (O an beynimden vurulmuşa döndüm, sebep olmuştum…)
Üç kez düşük yaptım. En sonunda rahmimi aldılar.” Kocası çok zengin bir armatör
ailenin tek oğluymuş. Abisinin Down Sendromlu kızını nüfusuna almış. Çocuğun
geleceği, bakımı garanti altında ama bu vebalin altında kalmak çok acı…
Şimdi bir gâvurun
soyu bitti. Yerinde rahat uyu baba. Seni asla sevemedim baba!
Anı ve Fotoğraflar: Ömer L.BAKAN
25 Ağustos 2014 Pazartesi
"BETH"
BİZ AŞKI MASUM
YAŞADIK
Ve ben hala aşkı
masum yaşıyorum…
Dora’mı sizlerle
paylaştığımda babama inat bir Ermeni, bir de Rum sevgilim olduğundan, sizlere
onları da anlatacağımdan söz etmiştim. Benim ona seslenişimle “Beth” yani
Elizabeth…
Dora ile beraber
olamayacağımızı iyice anlamıştım artık. Hatırlayacağınız gibi babaannesinin
baskısına dayanamayan aile Türkiye’yi terk etmişti, yani zorunlu bir ayrılıktı
bu. Daha Dora’yı unutamamışken, ertesi
yaz Çınarcık’ta sahilde yürürken karşılaştık Beth ile. Nedense gözlerimiz geçip
gidene kadar birbirine kilitlenmişti. Hatta ben öyle kilitlenmişim ki önümdeki
çukuru göremediğimi hatırlıyorum. Ufacık çukur yüzünden tökezledim, komik
duruma düştüm. Beth’in alaycı gibi görünen tatlı gülüşü ertesi akşama kadar
gözümün önünden gitmemişti. O gece neredeyse sabaha kadar uyuyamamıştım. Acaba
ben mi çok çabuk kadınlardan etkileniyordum, yoksa her gördüğüme inanılmaz
heyecanlar içinde mi yaklaşıyordum? Midem hep kalbime baskı yapıyor, boğazım
düğümleniyor, hep onu/onları düşünüyordum. Acaba ben hasta mıyım(?) diye
düşünmeye başlamıştım. Sonraları psikoloğumla bu konuyu konuştuğumda bana; ”Biriyle
beraberken başka kadına veya kadınlara da aynı hissi duyuyor musun?” diye
sordu. Cevabım kesinlikle hayır(!)dı. Üsteledi, çapraz sorular sordu ve sonunda
da; ”Sen gerçek bir insansın, aşkı doyasıya yaşıyorsun. Aramıyorsun, onlar senin karşına çıkıyor. Her
karşına çıkana da bu duyguları hissetmediğine göre, bu bir etkileşim. Doya doya
yaşa hayatı, sev, sevil. Gençsin, olacak bunlar.” diyerek konuşmasını
tamamladı. Rahatlamıştım. Neyse, biz yine o yaz günlerine dönelim. Uykusuz ve
heyecanla geçen o geceden sonra, uzun sahillerde ve ara sokaklarda Beth’i aradım.
Ama bulamadım. Bir sonraki gün, daha sonraki gün, daha, daha sonraki günlerde
de aradım, yok(!) yok(!) yok! Ta ki o cumartesi gecesine kadar. O gece, kalabalık
arkadaş grubumuz ile Fıçı Disko’daydık. Ben umudu kesmiştim, Beth yoktu! Günübirlik
gelen yazlıkçılardan biri herhalde diye düşünüp, aramayı kesmiştim. Diskoda
eğlenmeye çabalıyor, eğlenemiyordum. Herkes pistte, ben oturuyordum. Gel
diyorlardı, ama keyfim yoktu. Onlarca Beth pistte dans ediyordu. Hep gözümün
önünde o vardı; tarifi olmayan, olamayan kara renkli saçlarıyla, çoğu zaman
yeşile çalan ela gözleriyle, dolgun dudaklarıyla, bembeyaz boynu ve biçimli
vücuduyla, incecik bilekleriyle ayakkabısının üzerinde kalem gibi duran o tatlı
gülümsemesiyle… Hepsi aynıydı, hepsi Beth’di. Birden irkildim. Üç mü(?) beş mi
bilmiyorum, o zamanın gözde içkisi cin-menta içmiştim. Tabii dedim kendi
kendime; “İçersen o kadar içkiyi, anneni bile Beth diye görürsün.” Silkelendim,
kendime gelmeye çalıştım, tekrar etrafıma baktım, kimse Beth değildi. Herkes
oradaydı, sadece Beth yoktu. Gözlerim kapıya kilitlenmiş, girene çıkana bakıyordum.
Ne dans edenleri görüyor ne de yetmişlerin o unutulmaz müziklerini duyuyordum.
Ben, bende değildim, dalmışım artık ne düşünüyorsam (?) Boş gözlerle kapıdan
girenler arasında onu arıyordum. Hayli geç vakit beş kişi girdi içeriye; üçü
kız, ikisi erkek. Gözlerime inanamadım. Hadi be(!) dedim bilmem kaçıncı cin-mentayı
içerken. Bir yudum daha aldım, yutamadım. Boğazım iyice yandı. İnat etmişti işte
gitmiyordu mideme. Mentolün beynimde yarattığı etkiyle neredeyse gözlerimden
yaş inecekti. Yanıyordu her yanım. Artık midem karşı koymaktan vazgeçmiş kabul
etmişti cin-mentayı. İster istemez gözlerimi kapattım. Birer damla yaş aktı
gözlerimden mentolün etkisiyle. Biliyordum, gözlerimi açtığımda Beth’in
görüntüsü veya gözüme Beth gibi görünen kız yok olacaktı. O korku ile açamadım
gözlerimi uzun süre. Hüseyin yanıma gelmiş, müziği bastırmak istercesine
bağırıyordu kulağımın dibinde; “Oğlum aç gözünü! On gündür aradığın kız değil
mi bu?” Mentol bu defa yüreğime tuhaf bir ferahlık vermişti. Öyle anlatmış,
öyle tarif etmişim ki Hüseyin kızı hemen tanıyıvermişti. Göz kapaklarıma söz
geçiremiyordum; kendiliğinden aralanıyorlardı yavaş yavaş. O da ne? Beth pistte
dört arkadaşının arasında dans ediyordu. Acaba(?) diyordum, kalksam(?) diyordum,
dans etsem(?) diyordum, beni fark eder(!) mi(?) diyordum. Kafamda bu sorularla
piste doğru ilerledim. Beni fark etsin diye de üstüne doğru yürüyordum. Artık
gidecek yerim kalmamıştı. Arkadaşlarının arasından ona doğru bakıyordum, ama o
beni görmüyordu. Dans etmeye başladım, sırtım ona dönük. Pistin kenarındaydım.
Birden bir koku duydum. Burun deliklerimden geçerek beynime yerleşen bir koku;
Chanel 5. Onun kokusu... Gözlerimi kapatıp doya doya içime çektim. Ne kadar
zaman geçti anımsamıyorum. Birkaç şarkıdan sonra DJ, Sandy Posey’in
seslendirdiği “All hung up in your green eyes”ı çalmaya başladı. “Evet” dedim,
“Her şey senin yeşil gözlerin için.”
Why do I stare at you this way?
It's strange to me why my eyes stray
They stray to you here all I see
You're all there is when you're near me
Oh love
If I keep watching you please forgive me now
It seems so right to do
If I said "I love you" I wouldn't be surprised
Cause tonight I'm all hang up in your green eyes
Why do I stare at you like this?
If I should leave would you be missed
Would there be nothing left for me?
With you mine I need nothing to see
Oh love, no need to be concerned
Don't you know by now the play one always burned
What I feel for you will pass with your good-byes
But tonight I'm all hung up in your green eyes
Yes tonight I'm all hung up in your
green eyes
Çiftler slow dansa
geçmek üzereyken daha fazlasıgözüm kapıdan
giren pala bıyıklı, yapılı bir adama
takıldı. Etrafına bakınıyordu. Birini arar gibiydi. Bulamadı, piste doğru
yürümeye başladı. Üstüme üstüme geliyordu. Gözleri beni delip geçiyordu,
tedirgindim. Önümdeydi ve durmadan geliyordu üzerime doğru. Birden pençe gibi
ellerini arkama doğru uzattı ve narin bir bilek yakaladı o kalabalığın içinden.
Bağırıyordu; “Elizabeth! Çabuk eve.” O anda donup kaldım. Adını sonra
öğrendiğim ’Kevork’ Amcaydı bağıran. Benim ona taktığım adı ile ceberrut
Kevork. Dana gibi soluyordu. Burun kanatları hareket ediyordu öfkeden. Kuş gibi
yakaladı Beth’i. O bembeyaz kız, topuklarına kadar kıpkırmızı olmuştu. Arkasına
döndü. Gözlerimiz yine kilitlenmişti. “O karşılaştığımız yere gel.” der gibi
baktı, rengini o an seçemediğim kapkara olmuş göz bebekleriyle. Tamam der gibi göz
kapaklarımı açıp kapattım. Başı hala arkasına dönük çıkıp gitti babamın Kevork
versiyonu! Söz verdiğim gibi o takıldığım çukurun etrafına, vakti belli olmayan
randevuya gittim her gün.
Ve bir gün geldi.
Başını önüne eğerek hafifçe fısıldadı; ”Ben Elizabeth.” Yürümeye başladık
hiçbir şey konuşmadan, ta ki bir çay bahçesine varana dek. Oturduk ve başladık
anlatmaya. Şimdi tamamını hatırlamıyorum, ama on yıl önce Doğu Anadolu’dan
göçmüşler İstanbul‘a, istemeye istemeye. ‘İstemeye istemeyenin’ cevabını çok
sonra öğrenecektim. Babası Kevork kumaş tüccarıymış. Bahçekapı’da bir dükkân
tutmuş işine orada devam ediyormuş. Sümerbank’ın tam karşısındaydı dükkânı. Üç kardeşlerdi.
En büyükleri Beth benden bir yaş küçüktü. Arada ağladığını hatırlıyorum, ama
neden ağladığını anlatmıyordu. Masum yaşadığımız ‘yaz aşkı’ böylece başlamış
oldu. O yaz bitene kadar el ele kaç kilometre yol yürüdüğümüzü hesaplamam şimdi
mümkün değil. Susmadan, bıkmadan ve bir konuyu bir daha tekrarlamadan. Babasını
anlatmasını istediğim zaman irkiliyordu nedense. Kevork tam bir Ermeni
milliyetçisiydi. Beth bir Türk erkekle beraber olamazmış asla. Tıpkı babamın bana
koyduğu kural gibi. Benim kız arkadaşlarımda sadece Türk olmalıydı; elin gâvuruyla
işim olamazdı. Ama ben oluyordum işte, o da beraber oluyordu elin gâvuruyla.
Babama göre Beth gâvursa, Kevork’a göre de ben gâvurdum. Ne saçma? O yaz
boyunca hiç aklıma gelmeyen soruyu sordum.
-Beth, nerede
okuyorsun?
-Nişantaşı Kız Lisesi’nde.
-Nasıl olur?
-Ne demek nasıl olur?
-Okullarımız komşu.
Nasıl oldu da seni daha önce görmedim?
-Daha önce
birbirimizi tanımış olsaydık, bu aşkı
yaşayamazdık.
Yine yüreğim boğazıma
doğru hareket etmeye başlamıştı. “Evet, haklısın aşkım.” diyebilmiştim
sessizce.
Bu yaz aşkı
İstanbul’da da devam edecekti o kesindi de peki, Kevork ne olacaktı, ondan nasıl
kaçacak, nasıl hissettirmeyecektik
ilişkimizi? Aşkımızın zorluklarına karşı tüm tedbirleri almıştık. Sonbahar,
kış, ilkbahar geride kalmış, biz yine yazlık planları yapmıştık. O yaz ben
kesinlikle anneannemin sahip olduğu, Marmara Denizi kıyısındaki zeytinlikte, çadırda
kalacaktım. İki yaz geçti; kışları İstanbul’da, yazları Çınarcık’ta.
Bana öpüşmeyi öğreten
Beth, kim bilir nerelerdesin şimdi?
Benim babam öldü, seninki yaşıyor mu? Biliyor musun(?) Beth, senden
sonraki kadınlarım bana hep ne kadar güzel öpüyorsun dediler. Bunu senin
sayende yapıyorum hala, teşekkürler aşkım. Kim bilir kaç kadının
hafızasındayım, dudaklarımla dokunduğum ipeksi tenlerinde. Beraberliğimiz üç
yılı aşkın bir süre devam etti. Sonra birden ortadan yok oldular. On beş gün
sonra ilk mektubu geldi Fransa’dan. Yıllar geçti… İyi bir sosyolog olduğunu
öğrendim. Babasının zoru ile Fransa’da Ermeni lobi faaliyetlerini yürüten bir
Ermeni ile evlenmiş. İkisi kız üç çocuğu olduğunu, hala Fransa’da yaşadığını biliyorum.
Biz Kevork’a rağmen aşkımızı yaşadık. Kocası lobi faaliyetlerini A.B.D
bağlantılı bir şekilde hala sürdürüyor.
Beth, babasına ve kocasına
rağmen Anadolu’daki Ermeni köklerini araştırıyor. Arada sırada da olsa Türkiye’ye
geliyor. Her geldiğinde de bana ya sesini duyuruyor ya da kendini gösteriyor.
Bir araya geldiğimiz anlarda ise hep o günlerimizden konuşup, birbirimizin
gözlerine bakıyoruz. Ne o ne de ben geçmişimize ihanet etmedik, ne o günü
kirlettik ne de geleceğimizi yok etmeye kalktık. Asla tenimizi acıtmadık. Uyandığımızda
ağzımızda elma kokusu olmadı hiçbir zaman.
Çünkü BİZ AŞKI MASUM
YAŞADIK. Babalarımıza rağmen, isteyerek, hissederek, doya doya…
ÖMER L.BAKAN
Yaşanmışlıklardan...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)



















.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)