31 Temmuz 2015 Cuma

SOKRATES

(İ.Ö. Y.Y 470 / 469, Atina) Felsefi düşünceyi insana ve insan eylemlerine yönelten eski Yunanlı Filozof. Gnothi Seauton  (Yunancada “kendini bil”) ilkesini savunmasıyla anımsanır. Yazılı hiçbir yapıt bırakmamış, öğrencilerinin özellikle de Platon’un metinlerinde betimlenen kişiliğiyle tanınmış ve kendisinden sonraki felsefeyi derinden etkilemiştir. Eski Yunan felsefesi genel olarak Sokrates öncesi ve sonrası biçiminde iki döneme ayrılır.
                Perikles döneminde yetişen Sokrates, heykelci Sophroniskos ile Phainarete adlı bir ebenin oğluydu. Soylu olmadığı gibi varlıklı da değildi. Ömrünün sonlarına doğru, karısı Ksanthippi ve üç oğluyla geçim zorluğu bile çekecekti. Aristo, Platon ve Xenophon Sokrates’in öğrencileridir.
                Sokrates, vücut olarak kısa boylu, tıknaz bir yapıya sahip olmasına rağmen, iyi bir savaşçıydı. Nefsine hâkimiyeti ve demokrasiyi savunduğu için hapsedildiğinde, kendisini kurtarmaya gelenlere adaletin verdiği kararlara uyacağını söylemiştir. Vatanseverliği, her türlü bozuk düşünce ve ahlaksızlıkla mücadele etmesine sebep olmuştur. İnsani düşünceleri de ağır basıyordu.
                Sokrates gençliğinde Samos’da ( Sisan, 440 ) ve Peloponnesos Savaşı’nın (İ.Ö. 431 - 404) çeşitli çarpışmalarında dövüşerek dayanıklılığı ve cesaretiyle de ün kazanmıştı. Kısa bir süre Atina’daki danışman meclisi Boule’ye üye olduysa da genellikle güncel siyasetle ilgilenmedi. Ama zaman zaman anayasa dışı bazı kararlara direndi. Otuz Tiran Döneminde, Sokrates’le birlikte dört kişiden rakipleri Leon’u tutuklamalarını isteyen Tiranların bu buyruğuna açıkça karşı çıktı (İ.Ö. 404). Platon’un Apologia Sokratosus’una (Sokrates’in Savunması, 1973) göre, daha sonra bu davranışıyla yaşamını gözden çıkardığını söyleyecekti.
                İ.Ö. 403’te bir darbeyle iktidarı yeniden ele geçiren demokratlar, bir yoruma göre Tiranlar arasında birçok öğrencisi bulunduğu için Sokrates’i suçlayarak mahkeme önüne çıkardılar. Sokrates, Tanrılar üzerine yazılmış mitolojik hikâyeleri saçma buluyordu. Tanrıyı, kendi kafasında yaratıcı ve idare edici olarak kabul etmişti. Ruhun var olduğunu ve eğitimin kazandıracağı alışkanlıklarla, kötülüklerinden temizlenip saf hale gelebileceğini söylüyordu. Öldükten sonra ruhun nefes ve vücudu terk ettiğini ve kaybolmadığını savunmuştur. Sokrates’e yöneltilen “dinsizlik” suçlamasının başlıca öğeleri “gençleri saptırmak” ve “devletin Tanrılarını yok sayarak yeni Tanrılar uydurmak” biçimindeydi. Sokrates bu suçlamayı hafife alarak reddetti. Suçlayıcıların başını çeken Anytos’u alaylı sorularıyla zor durumda bıraktı. Atina mahkemesinin üyelerini iyice öfkelendirdi ve daha büyük bir çoğunlukla ölüme mahkûm edildi. Atina yasalarına göre 24 saat içinde baldıran zehri içerek ölmesi gerekirken her yıl Delos’a gönderilen kutsal gemi dönmeden kimse idam edilemeyeceği için infaz bir ay gecikti. Bu süre içerisinde hapishanede her gün dostlarıyla her zamanki gibi konuşmayı sürdüren Sokrates, kendisini kaçırma önerisini, meşru bir mahkemenin kararına yanlış da olsa uymak gerektiği gerekçesiyle reddetti.  Sokrates’in son gününün ve baldıran zehrini içişinin öyküsü Platon’un Phaidon’unda kusursuz bir biçimde anlatılmıştır.




SOKRATES’İN SAVUNMASI ÜSTÜNE

                Meletos, Anytos ve Lycon devletin Tanrılarını tanımamakla, ortaya yeni kutsal yaratıklar atmakla, gençliği baştan çıkarıp, doğru yoldan ayırmakla suçladıklarında Sokrates yetmiş yaşındaydı.
                Suçlayanların başı Meletos kötü bir ozandı. Anytos’un zoruyla aldı bu işi üzerine. Anytos’la Lycon da katıldılar sonradan. Zengin sepici Anytos, etkin bir söylevci ve halkçı partinin ileri gelenlerindendi. 409’da ordu kumandanıyken Thrasbule ile Otuzları yenmişti. Ksenofon’a inanmak gerekirse, (Savunma, 29) Sokrates’e kızgınlığı şu yüzden: Sokrates, çocuğunu sepicilik uğraşında yetiştirdiği için kınamış Anytos’u. Anytos işte bunun için içerliyormuş kendisine. Daha ciddi başka nedenlerin ve siyasal nedenlerin olduğu da su götürmez. Halkçı partinin ileri gelenleri önünde Sokrates’in eleştirilerinden kendisini yaralamış duymalı. Lycon üstüne pek bir şey bilemiyoruz. Güldürücü ozan Eupolis yabancı bir kökten geldiği için takılıyor ona. Cratinos da yoksulluğunu, kadınsı davranışlarını doluyor diline. Her neyse, pek önemli birine benzemiyor Lycon. Bu suçlayanlar topluluğunda Meletos ozanları, Anytos el işçileriyle siyasa adamlarını, Lycon ise söylevcileri temsil ediyordu; yani Sokrates’in bilgilerini, daha doğrusu bilgisizliklerini ortaya koyduğu, onurlarını hırpaladığını, hınçlarını uyandırdığı insanları.
                Bütün bu kinlere uğrayan Sokrates dalgaya kapılmadı hiç. Cezalandırılacağını bile bile, öğrencileriyle gene eskisi gibi, davasıyla ilgisi olmayan konularda söz etmekten geri durmadı. Kendisini savunmayı düşünmeyen Sokrates’e şaşan gönüldaşı Hermogenes’e “Bütün yaşamım boyunca yaptığım başka bir şey miydi?” dedi. Hermogenes, anlayamadım, nasıl diye sorduğunda; “Hiçbir haksızlık etmeden yaşayarak.” diye yanıtladı. Hermogenes, Atina yargı yerlerinin suçsuzları da sık sık yok ettiğini ileri sürmesine karşılık, Sokrates iki kez savunma yazmayı denediğini fakat kutsal belirtinin kendisini bundan alıkoyduğunu söylüyor. Digene Laerce’ye kalırsa, Lysias bu suçlamadan kurtulmayı sağlayacak bir savunma önerebilirdi. Sokrates bu öneriyi “Söylevin çok güzel, ama bana göre değil.” diye geri çevirdi. Bu söylevin kurallara göre düzenlendiği, yargıçlardan aman dilemeyi amaçladığı su götürmezdi. Sokrates’in istemediği de buydu işte. Yazılı olmayan bir söylevle savundu kendisini. Ama daha önce bu söylevi uzun uzun düşünmüş, kurmuş olmalı. Öylesine bir konuşma çalımı gösterdi ki bu söylevde yargıçları da, gönüldaşlarını da etkiledi bayağı. Beş yüz ya da beş yüz bir oydan altmış oy çoğunluğuyla çarptırıldı cezaya. Cezasını saptamaya çağrıldı, suçlu olduğunu benimsememek için boş verdi buna, diyor Ksenofon. Eflatun’a göre, daha da ileri giderek, “Beşyüzler kurultayından” beslenmeyi istemiş Sokrates. Bu istek yargıçlar kuruluna bir kafa tutma gibi geldiği için, bu sefer daha büyük bir çoğunlukla ölümle yargıladılar kendisini. Cezaevine götürüldükten sonra, Delos’a gönderilen din kurulunun dönmesini beklemesi gerekti bir ay. Çünkü kutsal adaya her yıl kurban vermeye giden milletvekillerinin gidişleri ile dönüşleri arasında kimseyi öldürmeye izin verilmiyordu. Cezaevinden kaçıp kurtulabilirdi. Ama yapmadı bunu. Cezaevine alınan öğrencileri ile görüşüp konuşmaya devam etti. Bilim ve erdem yolunda tüketilen uzun bir yaşamı taçlandıran bir sessizlikle ve yiğitlikle baldıran ağısını içerek öldü.
                Savunma üç bölüme ayrılır. En önemli olan birinci bölümde Sokrates kendisini suçlayanların savlarını tartışıyor; ikinci bölümde cezasını saptıyor; üçüncü bölümde kendisini ölümle yargılayan yargıçlara haksızlıklarını gösteriyor, kendisini ölümden ve öteki dünyadan alıkoyanlarla görüşüp konuşuyor.
                                                              




SOKRATES’İN SAVUNMASI
1.BÖLÜM
                I. –Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizde nasıl bir izlenim bıraktıklarını bilmiyorum. O denli kandırıcıydı ki sözleri, kendi payıma ben onları dinlerken az kalsın unutuyordum kim olduğumu. Bununla birlikte, inanın ki tek bir doğru söz söylememişlerdir. Bunca yalanın arasında beni en çok şaşırtan, konuşmakta usta olduğumu, bu yüzden de sizleri kandırabileceğimi, uyanık bulunmanız gerektiğini söylemeleridir. Birazdan açıklayacağım yalancılıklarından ötürü yüzleri kızarmadı hiç. Bence utanmazlığın daniskasıdır bu. Onlara göre, her doğruyu söyleyen adam konuşmakta ustaysa, bir diyeceğim yok. Bunu demek istiyorlarsa, ben söylevci olduğumu benimserim; ama onların kullandığı anlamda değil. Her neyse, gene söylüyorum, dediklerinde doğru bir yan hemen hemen hiç yoktur. Oysa ben, tersine, gerçeği söyleyeceğim. Ama Atinalılar, ben onlar gibi baştanbaşa parlak ve gösterişli deyimlerle terimlerle bezenmiş, usturuplu düzenlenmiş söylevler çekecek değilim. Tanrı göstermesin. Dilimin ucuna gelen sözcükleri allayıp pullamadan söyleyeceğim. Çünkü bütün diyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum; içinizde kimse benden doğrudan başka bir şey beklemesin.
                Atinalılar, toy delikanlılarımız gibi karşınızda birtakım süslü püslü tümcelerle konuşmak benim yaşımdaki bir adama yakışmaz. Sizden yalnız şunu dileyeceğim; kendimi savunurken öteden beri alışık olduğum gibi konuştuğumu, Agora’da, sarraf tezgâhlarında nasıl konuşursam, ya da başka yerlerdeki konuşmam gibi, burada da öyle konuştuğumu görürseniz şaşırmayın, kesmeyin sözümü. Şunu da bilin ki ben yetmişini aşmış bir adamım, ilk olarak yargıç karşısında bulunuyorum. Burada konuşulan dilin de büsbütün yabancısıyım. Onun için, bir yabancının ana dili ile kendi yurdunun yörelerine göre konuşmasını nasıl doğal karşılarsanız, beni de tıpkı bir yabancı sayarak, alışık olduğum gibi konuşmama izin verin. Bu dileğimi yersiz bulmayacağımı umarım. Söyleyiş iyi ya da kötü olmuş, ne çıkar bundan? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemediğime bakın, asıl buna önem verin. Bir yargıcın değeri, ortamı buna dayanır çünkü. Söylevcininki de doğruyu demeye.
                II. – Atinalılar! Önce bana sürülen eski karaları, beni eskiden beri suçlayanları yanıtlamak uygun olur; daha yenilerini bundan sonra yanıtlayacağım. Beni yıllardan beri haksız yere sizin yanınızda suçlayıp duran birçok kimseler olmuştur; Anytos’la arkadaşları benim için daha az sakıncalı değillerdir. Ama ben, bunlardan daha çok korkarım. Evet, Atinalılar, bunlar daha sakıncalıdırlar; çünkü bunlar birçoğunuzu taa çocukluğunuzdan beri yalanlarla kandırarak, sözüm ona “göklerde olup bitenlerle uğraşan, yerin altında neler olup bittiğini araştıran, yanlışı doğru gibi göstermeyi beceren” Sokrates adlı bir bilgin olduğuna inandırmışlardır sizi. Bu masalı yayanlardır, beni suçlayanlar içinde en çok korktuklarım; çünkü bunları dinleyenler, bu gibi sorunlara kafa yoranları Tanrılara inanmaz sanıyorlar. Şunu da ekleyeyim, böyle adamlar çoktur. Beni eskiden beri suçlarlar; üstelik bunları en çok etki altında kalabileceğiniz çağlarda, kiminiz daha çocuk ya da delikanlı iken kulaklarınıza doldurmuşlardır. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerini yanıtlayacak kimse yokken, benim arkamdan oluyordu. İşin kötüsü, bir güldürü yazarını saymazsak, bunların ne adını biliyorum ne de sanını; kim olduklarını söyleyemem sizlere. Kıskançlık, çekememezlikle sizleri kandırmaya çalışan, kendi kendilerini de kandırarak başkalarını kandıran bu adamlar, uğraşılması en güç olanlardır. Çünkü bunlar, buraya getirilemediği gibi, söyledikleri de çürütülemez! Bu yüzden gölgelerle çarpışmak, kendimi savunurken karşınlarımı karıştırmak, beni yanıtlayacak kimse yokken konuşmak zorunda kalıyorum. Demin de dediğim gibi beni suçlayanların iki türlü olduğunu görüyorsunuz: Bir beni şimdi suçlayanlar, bir de eskiden suçlamış olanlar. İlkin ikincileri yanıtlamam gerektiğini sizin de uygun bulacağınızı umarım. Çünkü bunları hem ötekilerden daha çok hem de daha önce işitmişsinizdir.
                Demek ki Atinalılar, artık kendimi savunmaya başlayabilirim. Yıllardır kafanızda kök salan kötü bir izlenimi kısa zamanda söküp atmaya çalışmalıyım. Hakkımda ve hakkınızda hayırlı ise, bunu başarmayı, savunmamı boş yere yapmamayı dilerim; ama bunun kolay bir iş olamadığını da çok iyi biliyorum. Bütün bunlar da Tanrının gönlünce olsun; bana düşen ödev, yasanın buyruğuna uymak, kendimi savunmaktır.
                III. – Başından başlayalım işe. Benim kötülenmeme yol açan, bu suçlamayı yazmayı Meletos’a göze aldırtanın ne olduğunu araştıralım. Ne diyorlar beni lekeleyenler? Diyelim ki, davalarını önünüzde dile getiriyorlar. Okuyalım suçlama edimlerini: “Sokrates suçludur. Yer altında ve gökyüzünde olup bitenleri araştırıyor, açıkça eğriyi doğru diye gösteriyor, başkalarına da kendisi gibi olmalarını öğretiyor.” Suçlamanın aşağı yukarı özü bu. Aristophanes’in güldürüsünde kendi gözlerinizle gördüğünüz gibi; ortada Sokrates adlı bir adam dolaştırılıyor ve başı havalarda gezerken benim hiç ama hiç anlamadığım şeylerden dem vurularak, bir sürü saçma sapan sözler sıralanıyor. Bu dediklerimi de bu bilimi,  bu konulardan anlayan birini küçültmek için yapıyorlar. Meletos’un yeni bir dava açmasından çekindiğim için söylemiyorum; gerçekten hiç uğraşmam ben böyle işlerle. İçinizden birçoğunu tanık diye gösteriyorum, birbirinizden sorup öğrenin ve ne biliyorsanız söyleyin. Çoğunuz benim konuşmalarımı dinlemişsinizdir. İçinizde benim bu sorunlar üstüne şimdiye değin tek söz söylediğimi bilen varsa, söylesin buradakilere… İşitiyorsunuz yanıtlarını. Suçlamanın bu bölümüne verdikleri yanıt karşısında, geri kalanının doğruluğunu, eğriliğini yargılayabilirsiniz.
                IV. – Bütün bu söylenen şeylerin gerçek bir yanı yoktur hiç. Size, benim ona buna öğrence verdiğimi, para aldığımı söylediyse biri, bu da doğru değildir. Doğrusunu isterseniz, bir kimse insanlara gerçekten bir şey öğretebilseydi, buna karşılık para alması o kimse için bir onur olurdu. Leontionlu Gorgias, Keoslu Prodikos ve Elisli Hippias gibi kent kent gezerek öğrence veren, gençleri kendi kentdaşlarından parasız öğrence alabileceklerken onlardan ayırıp, kendilerine çekecek denli kandıran, öğrenceleri için para almakla kalmayıp, üstelikte bu parayı lütfen aldıklarından ötürü gençlerin kendilerine teşekkür ettikleri kimseler var! Burada bile varmış böyle bir bilgin adam; Parosluymuş kendisi, aramızda yaşıyormuş. Bir gün, bilgiç (sofist)ler uğruna dünya kadar para döken Hipponikoslu Kallias’la karşılaşmıştım. İki oğlu olduğunu biliyordum. Oğulları ile ilgili bir soru sordum kendisine: Kallias dedim, iki oğlunun yerine iki tayın ya da iki buzağın olsaydı, onları yaratılışları gereğince yetiştirecek birini tutardın, ya bir becerikli bakıcı olurdu bu ya da iyi bir çiftçi. Ama insan olduklarına göre oğulların, onları yetiştirecek, yönetecek birini buldun mu, onları kimin eline vereceğini biliyor musun? Kim öğretecek onlara insana ve yurttaşa vergi erdemi? Oğulların olduğuna göre, bunun üstünde düşünüp taşınmışsındır. Böyle bir kimse var mı, yok mu? “Var” dedi Kallias. Kim, nereli, öğrencesini kaça veriyor? diye sorunca: “Paroslu Evenos, öğrencesine beş mina alıyor.” diye yanıtladı. O zaman, Evenos bu işten anlıyorsa ve bu bilgisini de bu kadar ucuza öğretiyorsa, doğrusu mutlu adammış diye düşündüm. Öyle ya, benim elimden de böyle bir iş gelseydi, ben de gerçekten övünç ve sevinç duyardım; ama açıkça söylüyorum Atinalılar, benim elimden gelmez böyle işler, bilmem ben bu işleri.
                V. – Belki içinizden biri bütün bunlara karşı diyecek ki: “Peki ama Sokrates, aslı nedir bu işin? Sana yöneltilen bu suçlamalar nereden geliyor? Herkesten ayrıksı bir şey yapmadığını söylüyorsun; alışılanın dışında bir şey yapmamış olsaydın, senin için bunca dedikodu, gürültü patırtı çıkarılmazdı. Anlat bize bunun nedenini de, biz de seni baştan savma yargılamayalım.” Bu söylemi doğru buluyorum; onun için de bana sürülen karaların, bu kötü ünümün nereden geldiğini açıklayacağım size. Dinleyin bakın: Kiminiz şaka ettiğimi sanır belki; oysa inanın ki doğruyu söyleyeceğim yalnız. Bu ün, benim az buçuk bilge olmamdan çıkıyor, başka bir şeyden değil. Nedir mi bu bilgelik? Salt insanlara vergi bir bilgeliktir belki. Belki gerçekten vardır bende bu bilgelik. Demin sözünü ettiklerimin de var bir bilgelikleri ya, onlarınkinin insanüstü olduğu su götürmez, böyle değilse bu bir şey söyleyemem artık. Çünkü ben bilgeliği bilmiyorum. Tersini söyleyen kimse yalancıdır, bana kara çalmak için söylüyordur bunu.
                Şimdi Atinalılar, kendimden böyle söz etmemi aşırı bulsanız bile mırıldanmaya başlamayın. Bundan sonra diyeceklerim benim sözlerim değil, güveninize yaraşık birinin sözleri. Size tanık olarak Delphoi Tanrısını göstereceğim. Benim bir bilgeliğim var mı, varsa nasıl bir bilgeliktir söyleyecek size o. Khairephon’nu tanırsınız. Çocukluk arkadaşımdı, kamu gönüldaşıydı; geçen sürgünde birlikteydi sizinle, dönerken de birlikte gelmiştiniz. Khairephon’un nasıl bir adam olduğunu da bilirsiniz, bir şeyi kafasına koydu mu yüzde yüz yapardı. Bir gün Delphoi’ye gitmiş, biliciye şu soruyu çekinmeden sormuş: Gene diliyorum sizden yargıçlar, kesmeyiniz sözümü. Ne diyordum, evet dünyada benden daha bilge biri olup olmadığını sormuş. Pytholu Tanrı sözcüsü de, “Yoktur.” diye yanıtlamış. Khairephon bugün sağ değil, ama kardeşi burada, bu yanıtı kanıtlayabilir önünüzde.
                VI. – Bütün bunlardan niye mi söz ediyorum? Söyleyeyim; lekelenmemin kökenini açıklamak istiyorum da ondan. Bilicinin bu yanıtını öğrenince, kendi kendime şöyle düşündüm: “Tanrının demek istediği ne ola, sözlerinin gizlediği anlam nedir? Çünkü ben biliyorum ki az ya da çok bilge değilim. Peki, öyleyse benim en bilge olduğumu belirtirken ne demek istiyor? Tanrının yalan söylemediği su götürmez, çünkü yalan onun özü ile uzlaşır bir şey değildir.” Tanrının düşünüşü nedir diye uzun zaman sordum kendi kendime. Sonunda büyük çabayla, kendimi aydınlatacak şu sonuca vardım: Bilge sayılanlardan birini alıp biliciye gider, sözünü çürütmek, sınamak için şöyle derim: “Sen bana insanların en bilgesi diyorsun ama işte bu adam benden daha bilge.” Bu adamı iyice bir inceledim; adını söylemeyi gereksemiyorum, ama devlet adamlarımızdan biri. Sırası gelince benim üzerimde bıraktığı izlenimi de anlatacağım size. Onunla konuşurken, bu adam birçok kimseden daha bilgeymiş duygusunu uyandırıyor. Kendisine de öyle geliyor, ama hiç mi hiç bilge gözükmedi bana. O zaman, kendinde var olduğunu sandığı bilgeliğin olmadığını, ona göstermeyi denedim. İşte bunun için onun, ortada beni dinleyenlerin birçoğunun düşmanlığını kazandım. Oradan ayrılırken kendi kendime diyordum ki: “Bu adamdan daha bilgeyim. Doğrusu ikimizin de güzel ve iyi bir şey bildiğimiz yok belki; ama o, hiçbir şey bilmezken bildiğini sanıyor. Oysa ben bilmiyorsam, bildiğimi de sanmıyorum. Öyle sanıyorum ki, ben ondan biraz daha bilgeyim, çünkü bilmediğim bir şeyi biliyorum diye geçinmiyorum.” Ondan sonra başka birine, ilkinden de daha bilge sayılan birine gittim. Orada da aynı kanıya vardım, orada da gene onun ve daha birçoklarının düşmanlığını kazandım.
                VII. – Böylece birçok düşman kazandığımı bile bile, soruşturmamın ardını bırakmıyor, gittikçe umutsuzlaşıyor, üzüm üzüm üzülüyor, ama Tanrının bana verdiği ödevi her şeyden üstün tutmalıyım diyordum. Tanrının ne demek istediğini araştırmak için bilgili sayılan kim varsa gidip bulmam gerekiyordu. Atinalılar, köpek hakkı için size doğruyu söylemek boynumun borcu. Aşağı yukarı şöyle bir durumla karşılaştım: Tanrının düşüncesine göre inceleyerek baktım ki, (birkaçını saymazsak) bilgelikleri ile en çok tanınanlar, bilgelikten en çok yoksun olanlar; yetersiz sayılanlar ise en anlayışlı, en uslu insanlar gibi geldi bana. Kimlere başvurmadım, nereleri dolaşmadım; onca didinip çabalamalarımın sonunda, Tanrının sözünü çürütemedim.
                Devlet adamlarından sonra gittim ozanları, tragedya yazarlarını, övgü yazarlarını daha başka yazarları buldum. Artık bu sefer bilgeliğimin onlarınkinden aşağı olduğunu anlayacağım, diyordum kendi kendime. Üzerinde en çok çalıştıklarını, en iyi işlediklerini sandığım yapıtlarını aldım yanıma. Buralarda ne demek istediklerini sordum kendilerine, bu adamlardan bir şeyler öğreneyim diye. Doğruyu söylemeye utanıyorum Atinalılar, ama söylemeliyim. Orada bulunanların hemen hemen hepsi, ozanların kendi yazdıkları şiirler üstüne ozanlardan daha iyi konuşuyorlardı. O zaman, ozanlara da yaratımlarında kılavuzluk edenin bilim olmadığını, şiirlerini bir çeşit içgüdüyle, kutsal bir esinle yazdıklarını, ayrıca onların da birçok güzel şeyler söyleyip bunların bilincine varmayan biliciler, yani Tanrı elçileri gibi olduklarını çabucak kavradım. Ozanların durumu aşağı yukarı buydu. Üstelik onlar, ozanlık yetenekleriyle kendilerini insanların en bilgesi sanıyorlar; hiç değiller oysa. Yanlarından ayrılırken anladım ki, devlet adamlarından nasıl üstünsem, onlardan da öyle üstünüm.
                VIII. – Sonunda el işçilerine gittim. Çünkü benim aşağı yukarı bir şey bilmediğimi biliyorduysam, hiç değilse onların içinde birtakım adamların birçok güzel şey bileceklerine güvenim vardı. Bakın bunda aldanmamıştım: Onlar, benim bilmediğim şeyleri biliyorlardı gerçekten, benden de daha bilgiliydiler. Yalnız Atinalılar, bu iyi el işçilerinin de ozanlar gibi bir eksikleri vardı. Kendi işlerinde, uğraşlarında er oldukları için en önemli, en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, bu sanı da kendi bilgilerini gölgeliyor. Öyle ki Tanrının sözüne geldim; bilgilikleri de, bilgisizlikleri de yerinde dursun dedim. “Onlar gibi bilgin, onlar gibi bilgisiz olmaktansa, olduğum gibi kalmayı yeğlemek daha iyi değil mi?” diye sordum kendi kendime. Sonra da gerek kendimi, gerekse Tanrıyı “Olduğum gibi kalmak daha iyidir benim için.” diye yanıtladım.
                IX. – Atinalılar, işte bu soruşturmalar yol açtı bana karşı böylesine acı, böylesine ürkünç hırslar beslenmesine. İşte bu hınçlardan geliyor bunca lekelemeler, başıma sarılan bu bilge ünü. Çünkü beni dinleyenler, başkalarının bilgisizliğini ortaya çıkardığım için beni bilgili sandılar hep. Oysa yargıçlar, gerçekte belki yalnız Tanrıdır bilge olan. O, sözüyle de insan bilgeliğinin büyük bir şey olmadığını, hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir. Bu iş için beni seçmesine gelince; benim Sokrates adımdan örnek olarak yararlanmıştır, o kadar. Bununla şunu demek istemiştir sanki: “Ey insanlar! İçinizde en bilge kişi, Sokrates gibi bilgeliğin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir.” İşte bunun içindir ki, bugün bile yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun yabancı olsun, bilge sandığım kimi bulursam konuşup, soruyorum. Bilge olmadıklarını anlayınca da, Tanrının savunuculuğunu yaparak, bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. Bu iş bütün vaktimi alıyor; bu yüzden devlet işlerinle de, kendi işlerimle de sıkıca ilgilenemiyorum hiç. Tanrıya hizmet edeyim diye öylesine yoksul bir yaşam sürüyorum ki, bu kadar olur.
                X. – Dahası var: Birtakım gençler kendiliklerinden toplanıyorlar başıma; babaları varlıklı, vakitleri bol. Ben karşıma aldığım adama sorular sorarken, durup dinliyorlar; sonra da hoşlanıyorlar bu incelemeden. Çoğu da bana öykünerek başkalarını incelemeyi sınıyorlar; hiçbir şey bilmezken ya da çok az bir şey bilirken. Kendilerini bir şey biliyor sanan adamlar öylesine çok ki, gençler de bir sürü böyle adam buluyorlar. İnceledikleri, sıkıştırdıkları adamlar kendilerine kızacaklarken, bana kızıyorlar. “Ah! O Sokrates yok mu, o alçak herif, baştan çıkarıyor gençleri!” diyorlar. Oysa biri çıkıp da kendilerine sorsa: “Peki ama gençleri nasıl baştan çıkarıyor, ne öğretiyor onlara?” dese, ne yanıt vereceklerini bilemezler. Şaşkınlıklarını belli etmemek için de, her zaman filozoflara karşı çıkarılan “Gökyüzünde ve yerin altında olup bitenleri araştırmak”, “Tanrılara inanmamak”, “Eğriyi doğruyu göstermek” gibi beylik sözleri sıralayıp dururlar. Çünkü doğruyu söylemeye, bir şey bilmezlerken, biliyor görünmek istemelerinin açığa vurulduğunu söylemeye dilleri varmaz bir türlü. İlle de saygı görmek, kendilerini onurlu göstermek isteyen kaba, korkunç bir sürü adam vardır böyle. Benden söz açılınca hep bir ağızdan konuşup, karşılarındakini kandırmayı becerdikleri için ağızları köpürerek lekelerler beni. Bana sürdükleri karalarla kuruttular kulaklarınızı, gene de kurutuyorlar. Meletos’a, Anytos’a, Lykon’a bana saldırmayı göze aldırtan, işte bu lekelemedir, bu kara çalmalardır Meletos ozanların, Anytos el işçiliğiyle siyasa adamlarının, Lykon da söylevcilerin hınçlarını dile getiriyorlar. Sözüme başlarken de dediğim gibi, kafalarınızda böylesine güçlü kök salmış bu lekelemeyi, bu kara çalmayı kısa zamanda söküp atmayı başarsaydım, çok şaşardım.
                Doğruyu söyledim size Atinalılar, önemli önemsiz hiçbir şeyi saklayıp gizlemeden, değiştirmeden. Bununla birlikte, gene bu yüzden bana hınç beslemelerine yol açacağım; bu da doğruyu söylediğimi gösterir. İşte bunun için lekeleniyorum ben, bana sürülen karanın kaynağı budur. Şimdi ya da daha sonra arayıp sorun, kurcalayın bu işi, altından çıkacak olan, bulacağınız hep budur.
                XI. -  Beni suçlayanların birincilerine karşı suçsuzluğumu kanıtlayacak yeterince söz söyledim. Şimdi ikincilere dönüyorum. Bunların başında şu onurlu, yurtsever olduğunu kendisi söyleyen Meletos var. Bunlara karşı da kendimi savunmaya çalışacağım. Yeni suçlamalar karşısındaymışız gibi, birincilerde olduğu gibi. Okuyalım bakalım nelerden yakındıklarını: “Sokrates gençleri baştan çıkarmakla, doğru yoldan ayırmakla, devletin Tanrılarına inanmamakla, bunların yerine yenilerini koymakla suçludur.” Bana yükledikleri suç bu işte. Bu suçlamayı yapanları teker teker sınayalım.
                Suçlayan, gençleri baştan çıkardığımı, onları doğru yoldan ayırdığımı söylüyor. Ben de diyorum ki, Atinalılar, asıl suçlu Meletos’tur. Ciddi şeyleri alaya alarak herkesle eğlenmekten, gerçekte üzerinde hiç uğraşmadığı işleri, sözüm ona bağnazlık ve ilgi göstererek, herkesi yargı yerine boşuna sürüklemekten. Bunun böyle olduğunu size kanıtlamaya çalışacağım.
                XII. -  Meletos, yaklaş şöyle, yanıtla: “Gençlerimizin alabildiğine erdemli olmalarına çok önem veriyorsun değil mi?”     
                “Evet.”
                “Öyle ise onları daha iyi kılanın da kim olduğunu söyle yargıçlara. Tasası sana düştüğüne göre, kim olduğunu da biliyorsundur. Dediğine göre, gençleri baştan çıkaranı, onları doğru yoldan ayıranı bulgulamışsın. Onun için benim ardıma düşüyor, yargı yerinde suçlandırıyorsun beni. Söyle bakalım öyleyse daha iyi kılanın kim olduğunu, tanıt yargıçlara. Gördün mü Meletos? Susuyorsun işte, ne diyeceğini bilemiyorsun. Bu susuşun utanç verici bir şey değil mi? Gençler için hiç tasalanmadığının, benim ileri sürdüğüm şeyin yeterli bir kanıtı değil mi? Hadi, onları daha iyi kılanın kim olduğunu söyle bakalım.”
                “Yasalardır.”
                “Ben sana onu sormuyorum sayın delikanlı. Gençleri daha iyi kılanın kim olduğunu, senin söylediğin yasaları daha önceden bilip de gençleri daha iyi kılanın kim olduğunu soruyorum.”
                “Karşındaki adamlar Sokrates, yargıçlar.”
                “Ne dedin Meletos? Nasıl? Onlar gençleri eğitebilir, daha iyi kılabilirler mi diyorsun?”
                “Elbette.”
                “Hepsi mi yoksa içlerinden birkaçı mı?”
                “Hepsi.”
                “Hera hakkı için, pırlanta gibi sözler ediyorsun. Bundan böyle eğitmen sıkıntısı çekmeyeceğiz. Ama söyle bakalım bana, bizi dinleyen bu adamlar, gençleri daha iyi kılıyorlar mı, kılmıyorlar mı?”
                “O adamlar da gençleri daha iyi kılıyorlar.”
                “Peki, ya senato üyelerimiz, onlar da mı?”
                “Evet, senato üyelerimiz de.”
                “Ne dersin Meletos, kamutayda toplanmış yurttaşlar, din adamları, gençleri baştan mı çıkarıyorlar, doğru yoldan mı ayırıyorlar? Yoksa ayrımsız hepsi mi eğitiyorlar gençleri, onları daha iyi kılıyorlar?”
                “Evet, hepsi de.”
                “Sana kalırsa, benden başka Atinalıların hepsi onları iyi ve güzel kılıyorlar, bir ben onları baştan çıkarıyorum, doğru yoldan ayırıyorum öyle mi?”
                “Evet öyle.”
                “Söylediğin doğruysa, gerçekten mutsuz adamım ben, ama yanıtla beni. Sana göre atlar için de mi böyle bu? Atları da herkesin iyi ettiğine, yalnız bir kimsenin huysuzlaştırdığına mı inanıyorsun? Tam tersine, atları bir ya da birkaç kişi, bakıcılar eğitebiliyor. Oysa onlara binenlerin, onları kullananların çoğu onları huysuzlaştırıyor, değil mi? Atlar için de, bütün öteki hayvanlar için de böyle değil mi bu Meletos? Anytos’la sen ne derseniz deyin; bunun böyle olduğu su götürmez. Gençleri yalnız bir kişinin baştan çıkardığı, öbür kişilerin onları iyi yetiştirdiği, olgunlaştırdığı doğru olsaydı eğer, bu onlar için gerçekten eşsiz bir mutluluk olurdu. Oysa gerçeklik böyle değil. Meletos, şimdiye değin gençler üzerinde hiç kafa yormadığını yeterince gösterdin. Benim başıma sardığın şeylere hiç aldırış etmemenden de açıkça anlaşılıyor ilgisizliğin.”
                XIII. – Zeus hakkı için, şunu da söyle bana Meletos: Onurlu insanlarla mı yaşamak iyidir sence, kötü insanlarla mı? Hadi yanıtla gönüldaşım, güç bir şey değil sorduğum. İyi insanlardan yanındakilere hep iyilik, kötülerden de kötülük gelir değil mi?
                “Doğru.”
                “Peki, bir arada yaşadığı kimselerden yararlanmaktan çok dokuncaya uğramak isteyen bir adam var mıdır? Yanıtla yiğidim; yasa yanıtlamanı buyuruyor. Dokuncaya uğramak isteyen bir adam var mıdır?”
                “Yoktur elbet.”
                “Haa, bakalım şimdi: Gençleri baştan çıkarıyor, kötülüğe sürüklüyorum kendimi. Sence ben bu suçu bilerek mi, bilmeyerek mi işliyorum?”
                “Bilerek.”
                “Daha neler! Meletos, senin gibi genç bir adam, benim gibi yaşlı bir adamı bilgelikte bunca aşar mı canım? Kötü insanlarla bir arada yaşayan insana kötülük, onurlu insanlarla bir arada yaşayan insana da iyilik geleceğini biliyorsun; ama nedense ben öyle bir koyu bilgisizlik içindeyim ki, benimle bir arada yaşan insanlardan birini kötü kılarsam eğer, ondan da bana kötülük geleceğini bilmiyorum! Böyle bir suçu da bile bile işlediğimi söylüyorsun, değil mi? Ne beni, ne de bu dünyada hiç kimseyi buna inandıramazsın Meletos. Öyle ise, ya ben hiç kimseyi baştan çıkarmıyor, doğru yoldan ayırmıyorum ya da baştan çıkarıyor, doğru yoldan ayırıyorsam bilmeyerek yapıyorum bunu. Her iki durumda da yalan söylüyorsun. Ayrıca, işlediğim suçu bilmeyerek işlemişsem, yasa onu suç saymaz. Beni bir kenara çekerek öğüt vermen, hatırlatman gerekirdi; çünkü öğüdünü dinler, bilmeyerek işlediğim suçu işlemekten sanırım vazgeçerdim. Oysa sen benimle konuşmaktan, bana öğretmekten kaçındın, bunu yapmak istemedin. Beni yargı yerine, yasanın aydınlatılması gerekenleri değil, cezalandırılması gerekenleri gönderdiği yargı yerine sürükledin.”
                XIV. – Atinalılar, demin de söylediğim gibi artık anlaşılıyor ki, Meletos bu işlere az buçuk olsun kafa yormamıştır. Bununla birlikte,  anlat bakalım Meletos, ben gençleri nasıl baştan çıkarıyor, doğru yoldan nasıl ayırıyorum? Yazdığın suçlamaya göre, devletin Tanrılarını tanımamayı, onların yerine başka Tanrılara inanmayı öğretiyormuşum gençlere. Öğreterek baştan çıkarıyor, doğru yoldan ayırıyorum onları sence, değil mi?
                “Evet, olanca gücümle evetliyorum bunu.”
                “Öyle ise Meletos, sözünü ettiğimiz Tanrılar hakkı için ne demek istediğini, düşünceni bu yargıçlara ve bana daha açıkça anlat. Çünkü iyice kavrayamadığım bir şey daha var: Demek ki ben başka Tanrılara inanmayı öğretmiyormuşum. O Tanrılara ben kendim inanıyorsam eğer demek ki büsbütün Tanrıtanımaz değilim, demek ki böyle bir suç işlememişim. Şunu anlayalım şimdi: Sen beni devletin Tanrılarını boş verip, başka Tanrılara inanmakla mı suçluyorsun? Yoksa Tanrılara büsbütün inanmayıp, bunu başkalarına da aşılamakla mı?”
                “Evet, ben senin hiçbir Tanrıya inanmadığını ileri sürüyorum.”
                “Şaşılacak şey! Peki, nereden çıkarıyorsun bunu Meletos? Sence ben herkes gibi güneşi ya da ayı Tanrı saymıyor muyum?”
                “Zeus bilir ya! Saymıyor yargıçlar. Çünkü güneşin taştan, ayın da topraktan olduğunu ileri sürüyor.”
                “Suçladığın kimsenin Anaksagoras olduğunu mu sanıyorsun sevgili Meletos? Sen bu yargıçları bu denli mi küçümsüyorsun? Onları, Klazomenai’li Anaksogaras’ın kitaplarının bu kuramlarla dolu olduğunu bilmeyecek kadar bilgisiz mi sanıyorsun? Gençler bütün bunları niye benden öğrensinler; öyle ya bu kitapları orkestradan en çok bir drahmiye satın alabileceklerken, kendi düşünülerini Sokrates’e mal ederek alay edebileceklerken, bu delikanlılar bunları benden niye öğrensinler? Üstelik de bu düşünüler, oldukça garip düşünülerse? Doğru söyle Meletos, sen gerçekten benim hiçbir Tanrıya inanmadığımı mı sanıyorsun?”
                “Evet, Zeus bilir ya! Hiç mi hiç Tanrıya inanmıyorsun.”
                “İnanılır şey değil senin bu söylediğin Meletos! Öyle sanıyorum ki, sen kendin bile inanmıyorsun bu söylediğine. Bence, Atinalılar! Azgın ve saygısız adamın biridir Meletos. Beni aşağılamak için suçlamaya kalkışmasını da gençliğine, düşüncesizliğine vermeli. Kim bilir, belki de beni sınamak için uydurmuştur bu bilmeceyi. Belki de kendi kendine: ‘Bakalım Sokrates, bu bilgin adam, işi alaya aldığımı, birbirini tutmaz sözler söylediğimi bulup ortaya çıkaracak mı, yoksa bizi dinleyenlerle birlikte onu da aldatabilecek miyim?’ demiştir. Bana öyle geliyor ki, suçlamasında da bir dediği bir dediğini tutmuyor. Şöyle demiş sanki: ‘Sokrates, Tanrıların varlığına inanmaktan, Tanrılar olduğuna da inanmamaktan suçludur.’ Düpedüz alay derler buna.”
                XV. – Atinalılar! Meletos’un neden çelişmeye düştüğünü gözden geçirin, inceleyin benimle. Sen Meletos! Yanıtla bizi. Sizler de benim taa başlangıçtaki dileğimi anımsayın, alışık olduğum gibi konuşmama ses çıkarmayın.
                Meletos! İnsancıl şeylerin var olduğuna inanıp da, insanların var olmadığına inanan bir kimse var mıdır bu dünyada? Yargıçlar! Kaçamaklı yollara sapmadan cevaplasın Meletos. At yoktur ama atın kullanıldığı işler vardır, flavtacılar yoktur ama flavtacılık vardır diyen bir kimse bulunur mu dünyada? Bulunmaz gönüldaşım, bulunmaz. Yanıtlamaktan kaçındığına göre, sana da, buradakilere de ben diyeyim. Ama hiç değilse şu soruyu yanıtla: Tanrısal işlere inanıp da, Tanrılara inanmayan biri var mıdır? Daimonların gücüne inanıp da, daimonlara inanmayan?
                “Yoktur.”
                “Çok şükür, yargıçların zoruyla da olsa, bu yanıtı alabildim ağzından. Demek ki geçmişte olsun, şimdi olsun yok bir önemi; daimonluk işlere inandığımı, bunları öğrettiğimi benimsiyorsun. Senin dediğine göre ben, hep inanıyorum daimonluk şeylere; suçlama ediminde bunu antla tanılamıştın. Daimonluk işlere inanıyorsam, daimonlara da inanıyorum demektir, ister istemez. Zorunlu değil mi bu sonuca varmak? Bu böyleyse, sen de yanıtlamadığına göre, benimle aynı düşüncede olduğunu benimsemen gerekir. Peki, daimonlara Tanrı ya da Tanrı oğulları gözüyle bakmıyor muyuz? Ne diyorsun, evet mi hayır mı?
                “Evet, diyorum.”
                “Şimdi diyorum ki, dediğin gibi ben daimonlara inanıyorsam ve ne bakımdan olursa olsun daimonlar da Tanrı iseler, bilmecelerden, bulmacalardan söz ediyorsun sen. İşte bunun için, bir yandan Tanrılara inanmadığımı, öte yandan da daimonlara inandığıma göre Tanrılara da inandığımı söyleyerek eğleniyorsun. Denildiği gibi daimonlar, Nympha’lardan ya da başka analardan doğma Tanrıların piçleriyse, Tanrıların olmadığına, ama Tanrı çocuklarının olduğuna kim inanabilir? Katırların, kısraklarla eşeklerin oğulları olduğuna, ama atların da, eşeklerin de var olmadığına inanmak gibi saçma olur bu. Evet, Meletos, bütün bunları ya beni sınamak ya da benden yakınmak için, ipe sapa gelir bir şey bulamadığından sardın başıma. Ama ne dersen de, anlayışı kıt da olsa kimseyi inandırmazsın, daimonların, Tanrıların, kahramanların olmadığına. Yüzde yüz olursuz bir şey bu.”
                XVI. – Doğrusu Atinalılar, Meletos’un bana yüklediği kötülüklerin suçlusu olmadığıma sizi inandırmak için, saptamamı uzatmam gerektiğini sanmıyorum; dediklerim yeter. Ama daha önce de söylediğim gibi, bana karşı beslenen düşmanlıklar, günler sayısız. İyi bilin, doğrudur bunlar. Suçlu diye yargılanırsam, işte bunların yüzündendir, bu yüzden yitiririm. Ne Meletos, ne de Anytos yüzünden. O leke sürmeler, şu bir yığın adamın çekememezliği yok mu, nice nice kişilerin yok olmalarına yol açtı, daha da açar elbet. Öyle ya, bu kötülük gelip bana dayanmakla kalmaz ki.
                Belki şöyle diyecek biri bana: ‘Peki Sokrates, seni böyle ölüme sürükleyecek bir yaşam sürmekten utanç duymuyor musun?’ Bu adama şu doğru yanıtla karşılık verebilirim: ‘Yanılıyorsun, gönüldaşım. Bir adamın değeri ne denli az olursa olsun, ölür müyüm, kalır mıyım diye düşünmemelidir o. Bir iş görürken doğru mu eğri mi davrandığını, yiğit bir adam gibi mi, yoksa ödlek bir adam gibi mi davrandığını düşünmelidir yalnız. Sana kalırsa, Troia’da ölen yarı Tanrıların hepsini, bu arada onursuzluğa karşı her türlü sakıncayı göze aldığı için, özellikle Thetis’in oğlunu bönlükle damgalamak gerekir.’ Onun, Hektor’u bir an önce öldürmek için ivecenlik ettiğini gören anası, Tanrı kadın, yanılmıyorsam aşağı yukarı şu sözleri söylemişti ona: ‘Oğlum, arkadaşın Patroklus’un ölüm öcünü alırsan, yok edersen Hektor’u, şunu bil ki, sen de öleceksin. Çünkü şıpın arkasından yargı bekliyor seni, Tanrı dileği böyle buyuruyor.’ Bu öğüt ölüme, sakıncaya kulak asmamaktan alıkoymadı onu. Gönüldaşlarının öcünü almaktan çok, alçak olarak yaşamak daha çok korkuyordu onu. ‘Burada, şu eğri büğrü gemilerin yanında, yeryüzünün gereksiz bir yükü gibi, maskara gibi durmaktansa, öcümü alayım düşmanımdan, sonra ben de öleyim!’ diyordu. Ölüme, sakıncaya bana mısın dedi mi o? En doğru davranış Atinalılar, bir kimsenin yeri neresi olursa olsun, ister kendinin yaraşık bulup seçtiği, ister komutanının gösterdiği yerde sakıncaya karşı dayatmak, diretmektir bence. Ölümü ya da ona benzer nice sakıncaları değil, ancak onuru göz önünde tutmalıdır insan.
                XVII. -  Atinalılar, benim için de bundan başka türlü davranmak, çok garip bir çelişmeye düşmek olurdu. Çünkü Potidea’da, Amphipolis’te, Delion’da, seçtiğiniz komutanların gösterdikleri her yerde, her türlü ölüm sakıncası karşısında bütün gözü pekliğiyle duran ben; Tanrı beni ve başkalarını, incelemek sınamak için filozoflukla görevlendirdiğinde, ölüm ya da başka bir şey korkusuyla işimi bırakıp nasıl kaçardım? Böyle bir tutum gerçekten ağır bir suç olurdu. Kendimi bilge sanarak, ölüm korkusuyla Tanrı buyruğuna baş eğmeseydim, o zaman pek haklı olarak yargı yerine çağırılabilir, Tanrıların varlığını yadsımaktan suçlanabilirdim. Çünkü ölüm korkusu, Atinalılar, kişinin gerçekte bilge değilken bilmediğini bilir sanması değil midir? Gerçekte kimse bilmiyor ölümün ne olduğunu; insana vergi en büyük iyiliktir belki ölüm; ama en büyük kötülükmüş gibi
korkuyor ondan. Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi sanmak, kınanacak bir bilgisizlik değil midir? Birçok insanlardan işte bu bakımdan ayrımlıyım, yargıçlar; birtakım işlerde başka birilerinden daha bilge olduğumu demeye dilim varıyorsa, bundandır. Öyle ya, ben öteki dünyada olup bitenleri yeterince bilmeyerek, biliyor düşüncesine de kapılmıyorum. Ama Tanrı olsun, insan olsun, kendimden daha iyi birine kötülük yapmanın, boyun eğmemenin kötü ve utanılası olduğunu biliyorum. Kötülük olduğunu iyice bildiğim şeylerden korkarım; ama iyi olmadığını kestiremediğim şeylerden ne korkar, ne de çekinirim.
                Beni koyuverseniz bile, beni sizin karşınıza çıkarmamak gerektiğini ya da çıkarılırsam yüzde yüz ölüme yargılı kılmanız gerektiğini (çünkü ölüm cezası verilmezse çocuklarınız Sokrates’in öğütlerini dinleyerek büsbütün baştan çıkacak, bozulacaklardır) söyleyen Anytos’u dinlemezseniz; bu sav üstüne bana: ‘Sokrates, Anytos’u dinlemeyerek salıvereceğiz seni, ancak bir koşulla, artık bundan böyle insanları sınamayacak, sorguya çekmeyecek, filozofluk etmeyeceksin; bu koşulu yerine getirmezsen öleceksin!’ derseniz; söylediğim gibi, beni koşulla salıverirseniz, şöyle yanıtlarım sizi: ‘Atinalılar, saygım ve sevgim vardır sizlere, ancak ben size değil Tanrıya boyun eğerim. Son soluğuma değin, elimden geldiğince felsefeyle uğraşmaktan, sizleri buna yöneltmekten, felsefe öğretmekten geri durmayacağım.’ Kiminle karşılaşırsam, alışkanlığım üzere şöyle diyeceğim ona: ‘ Sen ki gönüldaşım Atinalısın, dünyanın en büyük bilgeliğiyle, gücüyle en çok ün salmış kentin kenttaşısın. Paraya, şana, onura bunca önem verirken, nasıl olur da usa, doğruya, hiç durmadan yükseltilmesi gereken cana, tine bunca az önem verirsin, sıkılmaz mısın bundan? Yüzün kızarmaz mı?’ İçinizden biri karşı koyup, bu saydıklarıma önem verdiğini öne sürerse, yakasını bırakacağımı, onu salıvereceğimi sanmayınız; sınayacağım, sorguya çekeceğim onu, ince eleyip sık dokuyacağım. O ne derse desin, erdemli olmadığını anlarsam eğer, değeri çok olana az değer verdiğinden, değeri az olana çok değer verdiğinden ötürü utandıracağım onu. Karşıma çıkan kim olursa olsun, böyle yapacağım; genç olsun yaşlı olsun, yerli olsun yabancı olsun. Ama özellikle kenttaşlarıma böyle davranacağım, çünkü sizleri kendime daha yakın duyuyorum. Şunu da iyi biliniz ki, Tanrının buyruğudur bu. Tanrının buyruğunu yerine getiren benden başka kimse, şimdiye değin daha büyük bir iyilik etmemiştir kentinize.
                Çünkü benim sokaklarda dolaşarak, genç-yaşlı hepinizi, bedeninize ve paraya pula değil, her şeyden önce canın, tinin eğitimine ve yetkinliğine önem vermeniz gerektiğine inandırmaktan başka bir ereğim yok. Bakın gene söylüyorum size; zenginlikle, parayla pulla elde edilmez erdem. Ama zenginlik, genel olsun özel olsun her türlü iyilik ancak erdemden gelir. Bunları söyleyerek gençliği baştan çıkarıyor, doğru yoldan ayırıyorsam, bu yukarıda andığım özdeyişlerin dokuncalı olduğunu benimsemek demektir Ama biri çıkıp da, öğrettiğim şeylerin bunlar olmadığını ileri sürerse, yalan söylemiş olur. Burada şöyle diyeceğim size Atinalılar: ‘İster dinleyin ister dinlemeyin Anytos’u, ister salıverin ister salıvermeyin beni; iyice bilin ki şunu, bir değil bin kez ölmem gerekse bile, hiç mi hiç değiştirmeyeceğim yolumu.’
                XVIII. – Kesmeyiniz sözümü Atinalılar; dileğimi anımsayın, ne dersem diyeyim kesmeyin. Dinleyin, kulak verin sözlerime; dinlemeniz sizin yararınıza olacaktır sanırım. Daha birkaç şeyim var size söyleyecek, ama korkarım ki onları işitince çığırmaya başlayacaksınız. Etmeyin eylemeyin, yalvarırım size.
                Benim gibi bir adama aldırmayıp öldürtürseniz eğer, bana değil kendinize kötülük etmiş olacaksınız. Çünkü bana az buçuk olsun, ne Meletos’un, ne de Anytos’un bir dokuncası olabilir. Öyle ya, kötü bir adamın iyi bir adama dokuncası nasıl olabilir? Ölüme çarptırabilirler belki beni, sürgüne gönderebilirler, ya da yurttaşlık haklarından yoksun bırakabilirler. Bütün bunlar da beni suçlayanların ve belki daha birkaç kişinin gözünde büyük mutsuzluklardır; ama ben böyle düşünmüyorum. Onların bir suçsuzu yok ettirme girişimleri, daha başka türlü korkunç bir şeydir. Hem sonra Atinalılar, sanılabileceği gibi kendime olan sevgimden değil, size olan sevgimden ötürü savunuyorum kendimi. Korkarım ki beni cezalandırmakla, Tanrının sizlere bağışladığı birini cezalandırmakla, Tanrıyı gücendirmiş olacaksınız. Gerçekten öldürtürseniz beni, ne denli gülünç de olsa bir benzetmeye izin verin; büyük ve yiğit, ama büyüklüğünden dolayı ağır. Yavaş olan ve dürtülmesi gereken bir atı andıran devleti yerinden oynatmak için, Tanrının tebelleş ettiği benim gibi bir atsineğini kolay kolay bulamazsınız. Ben Tanrının, devletin başına tebelleş ettiği bir atsineğiyim; her gün her yerde dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum, ardınızı bırakmıyorum. Benim gibi birini kolay kolay bulamayacaksınız yargıçlar. Onun için beni esirgemenizi, kendinizi benden yoksun bırakmamanızı salık veririm size. Ama belki de uykusundan birden uyandırılan biri gibi, canınız sıkılarak, uzun boylu düşünmeden Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğiniz sanısına kapılır, Tanrı size acıyıp benim yerime başka bir atsineği gönderinceye kadar, yaşamınızın geri kalan bölümünde uykuya dalarsınız gene. Beni size Tanrının gönderdiğini söylememin kanıtını mı istiyorsunuz? Buyurun: Ben başkaları gibi olsaydım, yıllarca sizi erdeme yöneltmekle ve bir baba, bir ağabey gibi teker teker sizin işlerinizle uğraşarak kendiminkileri savsaklamaz, onlara seyirci kalmazdım. Böyle bir durum pek öyle insanlar arasında karşılaşılan bir durum olmasa gerek. Bütün bunlardan bir çıkarım olsaydı, bu çabalarıma, uyarmalarıma karşılık para alsaydım; tutumum, davranışım açıklanabilirdi ve durum aydınlanırdı. Ama kendinizde görüyorsunuz ki, bana olmadık şeyler yakıştıran, utanmaz sıkılmaz suçlayıcılarım, bir kimseden para aldığımı ya da almak istediğimi ispatlayacak bir kanıt ortaya çıkarmak atılganlığında bulunamıyorlar. Dediğimin doğru olduğunu kanıtlayacak yalanlanamaz bir tanık çıkarıyorum ben ortaya: Yoksulluğum.
                XIX.- Sokaklarda dolaşıp ona buna öğütler vererek başkalarının işlerine karışmama, herkesin içinde kamutayda devlete öğütler vermeyi göze alamayışıma şaşarsınız belki. Bunun nedenini anlatayım size: Bir Tanrının ya da kutsal bir belirtinin bana göründüğünden söz açtığımı birçok yerde sık sık işitmişsinizdir. Meletos’un da alay yollu boyuna diline doladığı buydu suçlamasında. Bir çeşit ses olan bu belirti, çocukluğumda gelmeye başlamıştı bana. Bu ses, beni hep görmek istediğim işlerden alıkoyar, ama hiç mi hiç bu işlere zorlamazdı beni. Benim siyasayla uğraşmama karşı koyan işte bu sestir. Beni siyasadan alıkoymasının da çok yerinde olduğuna inanıyorum. Öyle ya Atinalılar, ben gençliğimden beri siyasayla uğraşsaydım,  gençliğimde ölür ve size de kendime de hiçbir iyilikte bulunamazdım. Size doğruyu söylüyorum diye kızmayın bana. Size karşı ya da bir başka kamutaya yiğitçe karşı koyan, devletteki hırsızlıkları, yolsuzlukları, eğrilikleri önlemek isteyen bir kimse, canını kurtaramamıştır daha. Doğruluk için gerçekten savaşmak isteyen bir kişi, kısa bir zaman olsun yaşamak isteyen bir kişi, kamu yaşamına yanaşmayıp, söyle bir kenara çekilip özel bir yaşam sürmelidir.
                XX. – Kanıt mı istiyorsunuz? Sağlam kanıtlar vereceğim sizlere; sözlere dayanan değil, değer verdiğiniz şeylere, olaylara dayanan kanıtlar. Başımdan geçen bir olayı anlatayım size. O zaman ölüm korkusu yüzünden haksızlığa hiçbir vakit boyun eğmemiş, boyun eğmektense ölümü yeğleyen bir adam olduğumu görürsünüz. Bir savunucu olarak kendimden iyi bir biçimde söz edeceğim, ama olanca iyiliğimle. Atinalılar, şimdiye değin üzerime aldığım biricik kamu görevi, halk kurulu üyeliğidir. Deniz savaşından sonra ölülerini toplamayan on komutanın duruşmasında, üyesi olduğum Anitokhis oymağının pritanlık katında bulunuyordum. Hepinizin sonradan yasaya aykırı olduğunu benimsediğiniz biçimde, onları toptan yargılamayı istiyordunuz. O zaman yasaya aykırı bu davranışınıza karşı koyan biricik üye ben olmuş, oyumu sizden yana kullanmamıştım. Söylevciler beni suçlamaya, beni yargı yerine göndermeye hazırdılar, sizler de bağırıp çağırmalarınızla körüklüyordunuz onları. Benim ödevimin cezaevi ya da ölüm korkusuyla sizin haksız, eğri kararlarınıza boyun eğmek, sizden yana çıkmak değil, yasayla, doğrulukla sakıncayı sonuna değin göze almaktır, demiştim.
                O zamanlar ‘demokrasi’ vardı daha kentte. Ama ne zaman ki ‘oligarşi’ geldi, Otuzlar geçti başa, onlar da öbür dört kişiyle birlikte beni de beşinci olarak Tholos’a çağırdılar ve öldürülmesini istedikleri Salaminli Leon’u Salamin’den getirmek için buyruk verdiler. Daha başka birçok kimseye de sık sık böyle buyruk vermişlerdir, sorumluluklarını ellerinden geldiğince daha çok kimseye yüklemek için. Bu durumda, deyim yerindeyse ölüme kıl kadar önem vermediğimi, tek önem verdiğim şeyin, haksızlık etmemek, günah işlememek olduğunu yalnız sözlerimle değil, edimlerimle de gösterdim. Bu erk, ne denli güçlü de olsa, haksızlık ettirecek kadar etkileyemedi beni. Tholos’tan çıkar çıkmaz öbür dört kişi Salamin’e gidip, getirdiler Leon’u. Bense doğru evime gittim. Bu yönetimin, Otuzların erki kısa sürede sona ermeseydi,  bu davranışımı yaşamımla öderdim belki. Bu olayları kanıtlamak için bir sürü tanık gösterebilirim size.
                XXI. – Şimdi, siyasa yaşamına girip kamu işlerine karışsaydım, bütün bu işlerde özü sözü bir, bir adam gibi davranarak, doğruluğu her şeyin üstünde tutup, doğruluğun, hakkın savunmasını üzerime alsaydım, bu güne kadar sağ kalabilir miydim sanırsınız? Hayır Atinalılar, hayır; ne ben ne de başka bir kimse gelebilirdi bu işlerin üstesinden. Kendi payıma ben, bütün yaşamımda, bana verilen kamu işlerinde olduğu gibi, özel işlerimde de hak yolundan ayrılmadım hiç. Eğri yola sapmadım, boyun eğmedim kimseye; öğrencilerim olduklarını söyleyen, beni lekeleyenlere bile. Gerçekten ben kimsenin ön ütü, öğretmeni olmadım hiç. Ama ben, bana düşeni yerine getirmeye çalışırken, beni dinlemek isteyenleri, gencini yaşlısını geri çevirmedim. Ben öyle para verilince konuşan, verilmeyince susan adamlardan değilim. Zengin yoksul demedim, kim konuşmak istiyorsa onunla konuştum, bana sorular sorun dedim. İçlerinden falan kişi iyi ve onurlu, ya da kötü ve onursuz ise, bunun sorumluluğunu bana yüklemek doğru değildir. Çünkü ben, kimseye ne öğrence verdim, ne de vereyim dedim. Bir kimse, benden başkalarının işitmediği bir şeyi işittiğini ya da bir şey öğrendiğini ileri sürerse, bilin ki yalan söylüyor.
                XXII. - Peki ama niye birtakım dinleyiciler benimle bir arada olmaktan hoşlanıyorlar? Nedenini anlattım size Atinalılar, tüm gerçeği söyledim. Çünkü onlar, bilge değillerken bilge olduklarını sanan kimseleri sınavdan geçirmemi keyifle dinliyorlardı. Doğrusu ya pek de keyif alınmayacak bir şey değildir bu. Bakın gene söylüyorum, bu iş bana Tanrının buyruğuyla, bilicilerle, düşlerle, herhangi bir Tanrının bir adama, yerine getirmesini istediği bir görevi verirken kullandığı bütün araçlarla iletilmiştir. Bu söylediğim şeyler Atinalılar, hem doğrudur hem de doğrulanması kolay olan şeylerdir. Çünkü ben, gerçekten gençleri baştan çıkarıyor, doğru yoldan ayırıyorsam ya da eskiden baştan çıkarmış, doğru yoldan ayırmışsam, aralarından birileri, gençliklerinde kendilerine kötü öğütler verdiğimi anlamış olanlar ortaya çıkarak beni suçlar, cezalandırırlardı. Bunu kendileri yapmak istemeseler bile babaları, kardeşleri ya da hiç olmazsa yakınlarından biri benim yüzümden ne yıkımlara uğradığını söyler, öç alırlardı. Tam zamanıdır şimdi. Onlardan birçoğu görüyorum burada. İşte Kriton, benimle yaşıt, bir bucaktanız ikimiz ve işte oğlu Kritobulos, sonra Aeskhines’in babası, Sphettoslu Tysanias da burada. İşte bakın daha başkaları da var; Epigenes’in babası Kephisialı Antiphon’u, benimle bir arada yaşamış birçok kimsenin kardeşlerini de görüyorum. Theozotides’in oğlu ve Theodotos’un kardeşi Nikostrates (Theodotos şimdi sağ değil, onun için kardeşine engel olamaz, etkileyemez). Demodokos’un oğlu ile Theages’in kardeşi Paralos, Ariston’un oğlu ve şurada gördüğünüz Eflatun’la kardeşi Adeimantos buradalar. Apollodoros’la kardeşi Evantodoros’u da görüyorum ve daha birçoklarını da sayabilirim. Meletos bunlardan hiç değilse birini tanık göstermeliydi suçlamasında. O zaman düşünememişse böyle bir şeyi, unutmuşsa, şimdi göstersin; evet buyursun böyle bir tanık gösterebilirse, durmasın söylesin. Meletos’la Anytos’un dediklerine göre, yakınlarını baştan çıkaran ve doğru yoldan ayırarak onlara kötülük yapan bana, tanıklık etmek için hepsi hazırmış. Baştan çıkmış, doğru yoldan ayrılmış olanların beni savunmakta hakları vardır belki, ama yakınlarını baştan çıkarmadığım yaşça ileri olanlar niye tanıklık etsinler bana, benden yana çıksınlar. Sanırım yalnız doğruya, gerçeğe olan saygılarından; çünkü biliyorlar ki Meletos yalan söylüyor, ben de doğruyu!
                XXIII. - Sözü uzatmayayım yargıçlar; savunmam için gösterebileceğim kanıtlar aşağı yukarı bunlar ya da bunlara benzer şeyler. Belki içinizde, yargıları benimkinden daha önemsiz olduğu halde gözyaşları dökerek, yargıçlara yalvarıp yakardığını, yargıçları yumuşatmak için küçük çocuklarını bir sürü hısım ve gönüldaşlarıyla yargı yerine geldiğini anımsayarak içerleyen, kızan biri olacaktır. Oysa ben belki de en büyük sakıncaya uğrayacakken, bunların hiçbirini yapmak istemiyorum. Bunu düşünerek, belki bu öfkeyle, bu kızgınlıkla oyunu esirgeyecektir benden. İçinizden biri bu duyguları besliyorsa (ben kendi payıma böyle birinin olduğuna inanmıyorum), şöyle diyerek onu açıkça yanıtlayacağımı sanıyorum: ‘Sayın bay, benim de çoluğum çocuğum var. Homeros’un dediği gibi, meşe ağacından, taştan değil etten kemikten yapılmış bir varlığım, insanım. Evet, Atinalılar, benim de çoluğum çocuğum var; biri neredeyse yetişkin, ikisi daha çocuk, üç oğlum var.’ Böyleyken onları buraya sizden bağışlanmamı sağlamak için getirmedim. Neden derseniz; kabadayılıktan, size karşı saygısızlıktan, sizden tiksindiğimden değil. Ölümden korkup korkmadığım da ayrı bir konu, bundan söz açacak değilim şimdi. Ancak, bence böyle bir davranış, kendimin, sizin ve devletin onuruna aykırıdır. Benim yaşıma gelmiş, (gerçek ya da düzme) bilgeliğiyle tanınmış bir kimsenin, böyle bir aşağılık duruma düşmemesi gerekir. Sanırım herkes Sokrates’in şu ya da bu bakımdan ayrı olduğuna inanıyor; bu yaygın düşünce bana uyuyormuş, uymuyormuş bunu araştıracak değilim burada. Aranızda bilgeliği, yiğitliği ya da herhangi bir erdemiyle sivrilmiş olan kimselerin böyle aşağılık bir davranışta bulunmaları utanç vericidir. Bununla birlikte böyle davranan adamları çok görmüşlüğüm vardır; değerli kişiler diye geçinen bu adamlar, yargıçların karşısında şaşırtıcı aşağılıklara kalkışmışlardır. Ölümle yargılasanız onları korkunç bir acıya, mutsuzluğa gömüleceklerdir ya da yok olmaktan alıkoyarsanız ölümsüzlüğe ereceklerdir sanki. Bence onlar, devletin onuruyla oynuyorlar; Atina’nın en ünlü adamlarının, kenttaşlarının onurlarını yükseltmek için en yüksek yerlere seçtikleri kişilerin, hep böylelerinden seçildiği ve bu kimselerin kadınlar kadar bile yürekli, gözü pek olmadıkları kanısını uyandırırlar. Atinalılar, bu gibi şeyleri bizim gibi değerli geçinen kimselerin yapmamaları gerekir; yaparsak bunlara sizlerin göz yummamanız, engel olmanız gerekir. Tutuklu, yargılı olmalarını soğukkanlılıkla karşılayacak yerde, önünüzde acıklı sahneler oynayan, kenti gülünç durumlara düşüren bu kimseleri daha beter cezalandırmak isteğini göstermeniz gerekir.
                XXIV. – Onur biryana Atinalılar, yargıca yalvarıp yakararak, kişinin kendini bağışlatması doğru bir şey değildir; tersine, yargıcı aydınlatmak, inandırmak gerektir. Çünkü yargıç, doğruluğu bir bağış gibi vermek için değil, doğru olarak karar vermek için bulunuyor orda. Görevi kendi dileğine uymak, gönlünü hoş kılmak değil, yasalara göre yargılamaktır. Yalan yere ant içmeye alışmamalıyız, sizi de buna alıştırmamalıyız. Çünkü hem biz, hem de siz gücendirmiş oluruz Tanrıları. Öyleyse Atinalılar, onurlu, doğru, dinsel (hele şimdi Meletos’un beni dinsizlikle suçladığı şu sırada) saymadığım davranışlara kalkışacağımı ummayın benden. Öyle ya, yalvarmalarımla size kendimi acındırıp, sizi andınızı bozmaya zorlasaydım, Tanrıların olmadığına inanmayı öğretmiş olurdum size. Kendimi böyle savunarak onların varlığını reddetmiş ve kendi kendimi suçlamış olurdum açıkça. Oysa durum bunun tam tersidir. Gerçekte, Tanrıların varlığına beni suçlayanların hepsinden daha çok inanıyorum. Bu yüzden de sizin ve benim için hayırlısı ne ise, ona karar vermek üzere size ve Tanrıya bırakıyorum bu işi.
                                                              


İKİNCİ BÖLÜM
                XXV. – Atinalılar! Benim için verdiğiniz tutukluk kararına üzülmüyorsam, kızmıyorsam bunun birçok nedeni var. Başıma geleni beklemiyor değildim. Beni en çok şaşırtan, oyların birbirine böylesine denk denecek kertede yakın olmasıdır. Daha büyük bir çoğunlukla cezalandırılacağımı sanıyordum. Öyle ya, otuz oy daha benden yana çıksaydı, özgürlüğe kavuşmama yeterdi. Bu koşullar içinde diyebilirim ki, Meletos’tan yakamı sıyırmış sayılırım. Ayrıca, Anytos’la Lykon beni suçlamak için karşınızda yer almasalardı eğer, Meletos oyların beşte birini sağlamayacak ve bin drahmilik para cezasına çarptırılacaktı.
                XXVI. – Her neyse, bu adam ölümümü istiyor. İster ya. Buna karşılık ben neyi ileri süreyim size? Benim yaraşık olduğum şeyi, değil mi? Peki, benim yaraşık olduğum şey, bana verilecek olan nedir? Hangi cezayı ya da para cezasını hak ediyorum ben?  Bütün yaşamımda birçok insanın düşkün olduğu şeylere; varlıklı olmaya, paraya pula, aile bağlarına, ordudaki önemli yerlere, siyasa yaşayışına, halk kurullarında söylevler çekmeye, yönetim kurulu üyeliklerine, başkanlıklara, bu gibi şeylere hiç aldırış etmemiş bir adama verilecek karşılık ne olabilir? Ben bir siyasa adamı olmak için fazla özü-sözü doğru olduğumu düşünerek, size ve kendime iyilik etmemi engelleyecek hiçbir yola sapmadım. Tam tersine, hepinize iyilik etmemi sağlayacak bir yolu seçtim; herkesin kendini düşünmekten, kendi çıkarlarının ardında koşmaktan önce erdemi, bilgeliği araması gerektiğini ve devletin sırtından yararlanmaya bakmazdan önce devlete bakması gerektiğini sizlere benimsetmeye çalıştım. Her alanda bu ilkelere göre davranmak gerektiğini söyledim. Böyle bir kimseye ne yapılır? Bir armağan verilmez mi? Atinalılar! Yaptıklarına karşılık, ona yaraşır bir armağan! Sizi yetiştirmek, aydınlatmak için bol zamana ihtiyacı olan, yoksul bir iyiliksevere yaraşan nedir? Böyle bir adama yapılacak en iyi şey, onu Prytaneon’da beslemektir. Böyle bir armağan, Olympia’daki at yarışlarında bilmem kaç atlı araba yarışlarını kazanan birinden çok, ona yaraşır. Yarışları kazanan kişi görünüşte mutlu kılıyor sizi, bense gerçekte. Beslenmeyi gereksemiyor ki, o. Oysa ben gereksiyorum. Hakçası, bana yaraşık olduğum bir şey verilmek gerekirse, bu beni Prytaneon’da beslemektir.
                XXVII. – Daha önce yalvarışlar, yakarışlar üstüne söylediğim gibi, bu sözlerimle sizlerden çekinmediğimi, yılmadığımı göstermek istediğimi sanacaksınız belki. Hayır, Atinalılar, yok böyle bir niyetim; demek istediğim şu: hiç kimseye kötülük yapmadığım kanısındayım ben, ama siz buna inanmaya pek yanaşmazsınız. Bütün bunları görüşüp açıklamak için çok az vaktimiz oldu. Başka ülkelerde olduğu gibi, Atina’da da büyük davaların bir günde değil de birkaç günde görülmesi için bir kural olsaydı, kandırabilirdim sizi. Ama böylesine az bir sürede bunca lekelemeleri, bu denli kara çalmaları dağıtmak kolay değil. Şimdiye değin kimseye bir haksızlık etmediğim gibi, kendime de etmek istemiyorum. Cezalandırılmayı hak etmediğimi söylemeyecek, kendime de bir ceza önermeyeceğim elbet. Ne var ki korkacak? Meletos’un benim için önerdiği ölüm cezası (ölümün bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğunu bilmediğimi söylerken) acınmaya değer mi? Ya da kötülük olduğunu bildiğim şeylerden birini mi seçeyim dersiniz? ‘İçeri’ atılmayı mı seçeyim? Cezaevinde boyuna başımda dikilen gardiyanların, yılın yargıçlarının, Onbirlerin kölesi olarak niye yaşayayım? Para cezası ödeninceye değin hapislik cezasına mı çarpılayım? Bu da ceza evine girmekle aynı kapıya çıkar; salınıvermem için gerekli param yok çünkü. Sürgün cezasını mı önereyim? Sizin usunuzdan da geçen budur belki. Ama benim kenttaşlarım olan sizler bile artık benim konuşmalarıma, sözlerime katlanamazken, bunları çekilmez ve iğrenç bulurken, yabancıların bana katlanacaklarını ummak düşüncesizlik olur. Böyle düşünmem için, yaşama tutkusunun gerçekten gözlerimi bürümüş olması gerek. Yooo Atinalılar, o kadar uzun boylu değil. Bu koşullar içinde ve bu yaşımda kendi ülkemi bırakıp, orada burada sürtmek, kent kent dolaşmak, her gittiğim yerden kovulmak güzel bir yaşam olur hani! Çünkü iyice biliyorum ki, her gittiğim yerde tıpkı burada olduğu gibi, beni dinlemek için başıma üşüşecek gençler. Onları yanımdan uzaklaştırsam, kendilerinden yaşlı kenttaşlarını ayaklandırarak kovduracaklar beni, uzaklaştırmasam, onlar yüzünden babaları yakınları sürüp atacaklar beni.
                XXVIII. – ‘Sokrates! Sesini çıkartmazda dilini tutarsan, yaşayamaz mısın sürgünde, ha?’ denecek belki bana. İşte, içinizden bazı kimselere anlatılması en güç olan bu. Çünkü dediğinizi yapmamın Tanrıyı dinlememek, O’na boyun eğmemek olacağını, onun için dilimi tutmayacağımı söylersem inanmayacaksınız bana; eğlendiğimi, alay ettiğimi sanacaksınız. Öte yandan, bir insana yapılacak en büyük iyiliğin, her gün erdem üstüne ve daha başka konular üstüne konuşmak, tartışmak olduğunu, kendimi ve başkalarını böylece sınadığımı söylersem, sonra da sınavsız bir yaşamın yaşanmaya değmeyeceğini eklersem, gene inanmayacaksınız bana. Oysa durum söylediğim gibidir. Atinalılar! Ama kolay değil buna sizi inandırmak.
                Üstelik de kendimi hiçbir cezaya yaraşık bulmadım şimdiye değin. Param olsaydı, ödemem gereken tutarı saptardım; benim için bir yıkım olmazdı bu. Ama ne yaparsınız ki yok. Verebileceğim kadar bir para cezası keserseniz, bir diyeceğim olmaz. Bir mina verebilirim belki; bana kesilecek cezanın tutarı budur, diyorum. Ama görüyorsunuz işte Eflatun, sonra Kriton, Kritobulos, Apollodoros otuz mina ödemeye zorluyorlar beni, ödemeyi üzerlerine alacaklarını söylüyorlar. Haydi, otuz olsun. Bu paranın ödenmesi konusunda güvenebilirsiniz onlara.
                                                               ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
                XXIX. – Bakın Atinalılar, ivecenliğiniz yüzünden ne diyecekler size: Kentimizi kötülemek isteyenler Sokrates’i, bir bilgeyi öldürttüğünüz için kınayacaklar sizi. Utandırmak için sizi, bilge değilken, bilge diyecekler bana. Biraz bekleseydiniz, kendiliğinden çözülecekti bu iş. Yaşını başını almış bir adamım çünkü bunca yıl yaşamış, bir ayağı çukurda biriyim. Bu dediklerimi hepinize değil, beni ölüme çarptıranlara söylüyorum.
                Atinalılar; bir şeyim daha var onlara söylenecek; iyi söylev çekemediğim için (sizi kandıracak söylevler demek istiyorum), ölümle yargılandığımı sanacaksınız belki. Elinden geleni ardına koymayıp, ne yapıp edip bu yargıdan kurtarmalıydın kendini, diyeceksiniz. Hayır, Atinalılar, gereksiz bütün bunlar. İyi söylev çekemediğimden değil, atılganlığımdan, aldırmazlığımdan, saygısızlığımdan ötürü; sizin hoşunuza gitsin diye, başka sanıklardan işitmeye alışık olduğunuz gibi ağlayıp sızlanmadığımdan ötürü; kendime yakıştıramadığım bu ve buna benzer daha bir sürü şeyi yapmadığımdan ötürü çarptırıldım ölüme. Ama az önce, özgür bir adama yakışmayan bir şeyi sakınca korkusuyla yapmadığım gibi, şimdi de kendimi böyle savunduğum için bir ezinç duymuyorum. Aşağılıklara katlanarak yaşamaktansa, kendimi savunduğum gibi savunarak ölmeyi daha çok yeğlerim. Çünkü yargı yerlerinde de, savaş alanlarında da ne benim, ne başkasının, ne de kimsenin ölümden kaçmak için her türlü hileye başvurma hakkı vardır. Savaşlarda çok görülür; bir kimse savutlarını, silahlarını atmakla, kendini kovalayanlardan aman dilemekle kurtulabilir ölümden. Pek çok sakınca karşısında, her şeyi yapmayı, her şeyi demeyi göze aldıktan sonra, ölümden kurtulmak için buna benzemez nice yollar bulur insan. Güç olan ölümden kaçmak değil Atinalılar, kötülükten kaçmaktır. Çünkü kötülük, ölümden daha hızlı koşar. Bu durumda, ben yaşlı ve yavaş olduğum için, ikisinden daha yavaş olanı yetişir bana. Oysa beni suçlayanlar güçlü ve tez canlı olduklarından, çabuk koşan kötülük yetişmiştir onlara. Sizin ölümle yargılı kıldığınız ben, çıkıp gideceğim şimdi buradan; onları da kötü ve öldürücü olarak yargılayacak gerçek. Ben benim cezamı çekerim, onlar da kendilerininkini çekerler. Bunun böyle olması gerekiyormuş, ne denir? Her iş olacağına varır önünde sonunda.
                XXX. – Şimdi size, beni cezaya çarptıran size bir bilicilikte bulunmak isterim; çünkü ben şu anda insanların ölmezden önce geleceği en iyi okudukları, biliciliğe erdikleri kapıdayım. Beni ölüme yargılı kılan sizlere, siz yargıçlara şunu söylüyorum: Siz, ölümümün üstünden çok geçmeden, bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir cezaya çarpılacaksınız. Beni ölümle yargılamakla, yaşamınızın hesabını soracaklardan kurtulacağınızı, onlarla ödeşeceğinizi umuyorsunuz. Ama kazın ayağı öyle değil; hiç ummadığınız bir şey gelecek başınıza. Şimdiye değin öne fırlamalarına size sezdirmeden engel olduğum birçok kişinin, karşınıza dikildiğini, sizlerden hesap sorduklarını göreceksiniz. İnsanları öldürmekle, sürdüğünüz kötü yaşamın kınanmasına engel olacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Denetleyicilerden bu şekilde kurtulmaya çalışmak pek etkili ve onurlu bir yol değildir; onlardan kurtulmanın en güzel ve kolay yolu, başkalarının ağzını kapayacak yerde, insanın kendini elinden geldiğince yükseltmesi, yetkin kılmasıdır. Beni ölüme yargılayan sizlere, sizlerden ayrılacağım şu sırada söylemek istediğim bilici sözleri, işte bunlar.
                XXXI. – Beni bu işten yüzümün akı ile çıkaran, beni ölüme yargılı kılmayanlarla, öleceğim yere gitmeden önce olup bitenler üzerinde görüşmek isterdim. Azıcık daha bekleyin gönüldaşlarım, vakit varken görüşmemize engel olamaz kimse. Bugün başıma geleni nasıl yorumladığımı, gönüldaşlarıma olduğu gibi, anlatacağım sizlere. Gerçekten de yargıçlar,  olmayacak bir şey geldi başıma. Bütün yaşamım boyunca, en önemsiz işlerde bile bir kötülük yapacak olsam, içimdeki kutsal ses beni bundan alıkoymak için, sesini duyurmaktan geri durmamıştır. Oysa bugün, sizin de gördüğünüz gibi kötülüklerin en kötüsü sayılabilecek bir şey geldi başıma. Ne bu sabah evden çıkarken, ne yargı yerinde, ne de sizlere söylemek istediğim sözleri derken alıkoydu beni Tanrının belirtisi kutsal ses. Oysa birçok başka durumlarda, konuşmamın tam ortasında durdurmuştur beni bu ses. Bugün, tersine, savunma sırasında davranışlarımın, sözlerimin arasına girmedi hiç. Bu susuş, bu çekinme nedendir dersiniz? Neden olduğunu anlatacağım size: Benim başıma gelenin bir iyilik olduğu su götürmez de ondan; iyice düşünecek olursak, ölümün kötülük sayılması yanılgıya düşmektir. Bunun en kesin kanıtı şudur: Benim yaptığım şey iyi bir şey olmasaydı, o belirti, o ses beni alıkoymaktan geri durmazdı.
                XXXII. – Ölümün bir iyilik olduğunu kanıtlayacak nedenlerden biri de: Ya ölen kimse hiçliğe, yokluğa eriyor, hiçbir şey bilmez oluyor, ya da denildiği gibi, ölüm bir değişimdir; bulunduğumuz yerden canın, tinin bir başka yere göçmesidir. Ölüm, her duygunun kısılması, sönmesi ise, deliksiz ve düşsüz uykuya benzer bir uyku ise, ne eşsiz bir kazançtır ölmek! Bir insanın deliksiz ve düşsüz bir uyku çektiği gecelerden birini, yaşamının öbür geceleri ve gündüzleriyle karşılaştırmak için seçmesi gerekseydi; bu geceden daha güzel, daha iyi kaç gece geçirdiğini düşünüp taşındıktan sonra söylemesi gerekseydi; bunu yapabilecek insanların (koca kralın bile) sayısı parmakla sayılabilecek kadar azdır, sanırım. Ölüm, deliksiz ve düşsüz uykuya benzer bir şeyse, bence büyük bir kazançtır; öyle ya, geri kalan bütün zaman tek bir geceymiş gibi gelecek.  
                Öte yandan, ölüm bizi buradan başka bir yere götürecek bir geçitse, denildiği gibi, orada bütün insanlar bir arada toplanıyorlarsa, bundan daha büyük bir iyilik olur mu, yargıçlar? Çünkü sonunda, öteki dünyada, bu sözde yargıçlardan kurtulup, doğruluğu sağlayan gerçek yargıçları (Minos’u, Rhadamanthüs’ü, Aiakos’u, Triptolemos’u ve yaşamları süresince doğru davranmış olan bütün öteki yarı tanrıları) bulacaksak, katlanmaya değmez mi bu yolculuk? Üstelik de orada, Orpheus’la, Musaios’la, Hesiodos’la, Homeros’la buluşursa insan, parayla elde edilebilecek bir mutluluk mudur bu? Bütün bunlar doğruysa, bir değil, birkaç kez ölmeye razıyım. Hele Palamedes, Telamon’un oğlu Aias ve bütün o eski zamanların haksız bir yargı yüzünden ölen kahramanlarıyla orda görüşmek, konuşmak benim için ne güzel, ne eşsiz vakit geçirmektir! Öyle sanıyorum ki, kendi sonumu onların sonuyla karşılaştırmak da büyük bir tat olacak benim için. Ama en güzeli, burada yaptığım gibi orada da, bilge değillerken kendilerini bilge sananları ve onların aralarındaki gerçek bilgeleri sorguya çekerek, sınavdan geçirerek günler yaşamak olacak. Bundan bambaşka bir tat alacağım. Büyük Troia seferinin önderi Odysseus’u ya da Sisyphos’u, kadınlı erkekli daha birçoklarını sınamak için, insan neler neler vermez, yargıçlar? Onlarla konuşmak, görüşmek, onlarla bir arada yaşamak, onları sınamak sözle anlatılamaz bir tattır. Ayrıca, öteki dünyada bunlardan dolayı ölüme çarpılmak diye bir şeyin olmadığı da su götürmez. Buradakinden her bakımdan daha mutlu olmakla kalmayıp, denilen doğruysa, insan orada ölmezliğe de kavuşuyor.
                XXXIII. – Sizler de yargıçlar! Ölüm karşısında iyi umutlara kapılmalısınız. Şunu da kafalarınıza iyice koyunuz ki, iyi bir insana yaşamı süresince de, öldükten sonra da hiçbir kötülük gelmez; Tanrılar korur onu. Benim sonumda öyle rastgele bir son değil. Kesin olarak görüyorum ki, bütün acılardan kurtulabilmem için, şimdi ölmem daha iyidir. Belirtinin beni hiç alıkoymaması da bundandır. Beni cezaya çarptırırlarken, suçlarlarken benim gibi düşünüyorlardı elbet; dokuncaya uğratmak, tedirgin etmek istiyorlardı. Bu yüzden de kınanmalıdır onlar.
                Sizlerden dileyeceğim bir şey daha kaldı: Oğullarım büyüyünce, zenginliğin ya da erdemden önce başka bir şeylerin ardına düştüklerini görürseniz; ben sizlerle nasıl uğraşmışsam, sizlerde onlarla öyle uğraşınız, cezalandırınız onları. Hiç bir şey değillerken kendilerini bir şey sanırlarsa, ödevlerine boş verirlerse, değerleri yokken kendilerini değerli sanırlarsa; ben sizleri nasıl azarlayıp utandırmışsam, sizler de onları öyle azarlayıp utandırınız. Bunu yaparsanız, bana ve oğullarıma karşı doğru davranmış olursunuz.

                Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim. Ben ölmeye, sizlerde yaşamaya! Hangisi daha iyi? Tanrı’dan başka kimse bilmez bunu.

26 Temmuz 2015 Pazar

NEDEN TANRIYA İNANMIYORUM


Sıradan, inançlı bir aile ortamında büyüdüm. Kuran kursuna da gönderildim. İlk olarak, ansiklopedi karıştırmaya meraklı küçük bir çocukken tanrıya dair sorgulamalara başladığımı hatırlıyorum. Gençlik dönemimde popüler bilime merak sardım. Allah’a inanıyordum. Ama sıradan dindarların baktığı açıdan değil, bilimsel açıdan tanrıya dair cevapları arıyordum. Allah’ı hayata dair çıkmazlarımı çözmesi için yalvardığım, sevdiklerimi kötülüklerden koruması için dua ettiğim bir “sahip” gibi de algılıyordum.
5–6 yıl önce daha farklı bir açıdan tanrı konusuna bakabileceğimi fark ettim. Bana tanrının bir masal olduğunun ipuçlarını veren bilimsel kitaplar üzerine, Türkçe olarak Kuran’ı da okudum. Kuran’ı ana dilimde tarafsız bir gözle okuyunca, akla mantığa uymayan, sıradan mitolojik bir öğe olduğunu gördüm.
Bu yazı ile ilgili öncelikle dikkat çekmek istediğim nokta, Tanrı’ya “inanmıyorum” değil, “inanamıyorum.” Din, tanrı, ölüm sonrası yaşam, kutsallık, ruh ve ibadet konularının tamamı bana mantıksız görünüyor. Nedenlerini bu yazı boyunca sıralayacağım.
Ateist düşünce, bir anda sahip olabileceğiniz bir fikir değil. Okudukça, araştırdıkça, düşündükçe ulaşmak zorunda kaldığınız bir sonuç.
Kuran (vb. tüm kutsal kabul edilen kitaplar) insanüstü bir varlığın, bir tanrının yazamayacağı kadar sıradan.
Sıradan bir kitabı okuyan insanların büyük çoğunluğu onu anlayabilir. Kitaplar, edebi kaygılarla, olay örgüsüne dikkat edilerek, anlatım bozuklukları olmadan yazılır.
Peki, gerçekten evreni yaratmış her şeyden üstün bir varlık, sıradan insanların anlaşılır bulamayacağı, fazlasıyla yorumlara açık, net bilgiler içermeyen, kendi içinde tutarlılığı olmayan, tüm tarih devirlerine uygun olmayan, tüm dünya coğrafyasına uyum sağlayamayan özensiz bir hitabet ile mi kendisine inandırma yolunu seçerdi. Bazı inananlar, Kuran’ın bu yönünü görmelerine rağmen “mükemmel olsaydı herkes inanırdı, o zaman sınav olmazdı” şeklinde cevaplar ile bu durumu mantığa uydurmaya çalışıyorlar. Hatta Kuran’da mucizeler olduğunu iddia ediyorlar. Kuran’ın içindeki sözde mucizelerin, herhangi bir kitaptan elde edilebileceği de defalarca kanıtlandı.
Dinlerin (özellikle islam’ın) dünyaya indiriliş hikayesi güvenilir değil.
Tanrı’nın milyonlarca insan içinden rastgele birini seçerek, tüm insanlığın kaderini, seçilen bu kişinin ikna yeteneğine bağlama senaryosunu inandırıcı bulmuyorum. Peygamber ve (gerçek olduğunu iddia ettiği) tanrısı arasındaki bu ittifaka, başka hiç bir üçüncü şahısın şahit olmaması, inandırıcılık dozajını daha da düşürüyor. İnananlar bu noktada peygamberlerin gösterdiği mucizelerden bahsedecekler. Eğer bir kaynak olarak alacaklarsa, Kuran’da hiç mucize gönderilmediği de açıkça yazıyor. (Bknz: İsra 59) Anlaşılan o ki, Muhammed bir mucize sergileyememiş ve tanrının bu duruma dair bir açıklama sunduğunu iddia etmiş. (Mucize konusuna yazı içinde tekrar değineceğim.)
Allah, pis işleri için insanları kullanıyor.
Yine Kuran’da görüyoruz ki, Allah, insanları hep birbirine düşürme derdiyle, kendisine inanmayanları, inananlara öldürtme emirleri yağdırıyor. Koca evreni yarattığı iddia edilen bir varlık, insanları birleştirici, yapıcı, sevgi ve saygıya yönelten bir formül üretmeyi başaramaz mıydı? Köleliği yasaklayamaz mıydı? Kadınları cariye (seks kölesi) olarak kullanmanın ve tecavüz etmenin yanlış bir şey olduğunu öğütleyemez miydi? Zengin-fakir arasında denge kurulmasını sağlayarak sömürüleri günah ilan edemez miydi? Tanrı, en azından çocuk istismarını, 50küsür yaşındaki sapkın bir insanın çocuklarla ilişkiye girmesini, pedofiliyi yasaklayamaz mıydı?
Ama bahsi geçen tanrı, domuz eti yemeyi affedilmez saydı!
Basit insani değerlerin, ilkel kapasitede çiğnenmesi kutsal kitabın tanrı sözü değil, o dönem, kendini peygamber ilan eden kişinin bir uydurması olduğu izlenimini veriyor. Hatta, kutsal kitapta, peygamberin yatak hayatına dair detayların bulunması durumu da bu tezi destekliyor.
Çok fazla sayıda tanrı var.
Tarih boyunca insanlar, hepsi farklı isim ve özelliklerde binlerce tanrıya inandı. Hepsinin toplum içinde inanılma oranı çok yüksekti. Tüm tanrılar, dini önderlerce (rahipler, kahinler, büyücüler vs) korunup yayıldı ve inanmayan insanlar ölümle cezalandırıldı. Bu tanrıların, aslında “tek bir tanrı” olması gerektiğini düşünürsek (çünkü islam inancı bunu söylüyor) neden tüm tanrıların inananları her daim birbirine düşmandı? İnanç şekilleri neden birbirinden hep farklıydı? Tanrı kullarına neden hep farklı şeyler söyleyip onları birbirine düşürdü? Tanrıların yaratıcısı aslında, inananlarının ta kendisi olduğu için olabilir mi?
(Tarihin en büyük tanrılarından bir kaçı: Ra, Zeus, Thor, Yehova, Shiva, Allah, Quetzalcoatl, Gılgamış, Vishnu, Gaia, Enki, Baal, Krishna, Ahura-Mazda, Enlil, Anu, Bast, Brahma, Inanna… )
13.800.000.000 yıllık evrende, dünya’da sadece 3.000.000.000 yıldır canlı yaşamı var. Bu canlılığın da 50.000 yılında bildiğimiz anlamda insan var. Ve sadece son 15.000 yıllık dönemde tanrıya dair izler görüyoruz. İslam ise 1.400 yıllık geçmişe sahip. Geri kalan milyarlarca yıl, tanrının israfı mı?
Günümüzde insanların tapındığı her inancın, kendi içinde sağlam görünen temelleri var. Her inanç, diğer tüm dinlerinin yanlış inanç olduğunu iddia ediyor. Herkes ailesinin kendisine aşıladığı inancın gerçek olduğunu ve başka bir yerde doğmuş olsa bile yine şimdiki inancını seçeceğini savunuyor. Bu işte bir gariplik yok mu?
Yaratıcı olduğu iddia edilen karakterler, sıradan insani arzulara sahip.
Tüm bu “yaratıcılar”, kendilerini üreten insanların sıradan isteklerine sahip:
• düşman toplumları alt etmek ve onlardan öç almak,
• inananları itaatkar hale getirmek,
• değerli toprakları ele geçirmek,
• bazı ticari malları değerli hale getirmek,
• kadınları erkeklerin hizmetine sunmak, vs.
Gerçek bir yaratıcının egoist, obsesif, seksist tavırlar içinde olmaması beklenmez mi?
Tanrının tapınılma ihtiyacı var.
Evreni yaratmış bir gücün, değersiz insanlara sonsuz gelecek sunmak için ibadet edilme gibi basit bir ihtiyacı neden olsun? İnananlar burada “ibadet tanrı için değil, bizim için gerekli” şeklinde savunma yapacaklar. Ama ibadetlerin ilkel kökenlerine baktığımızda, kızgın tanrılarından af dilemeye çalışan insanlar tarafından bir çeşit özür dileme şekli olarak ortaya çıktığı görülüyor. Tanrı önünde eğilme (secde), Tanrı’ya kurbanlar verme, Kendini aç bırakarak cezalandırma, Kutsal ibadet alanlarına giderek tanrıya yakın hissetme vs, en ilkel inançlardan, günümüz inançlarına kadar değişim göstererek süregelmiş.
Ayrıca, evren ve olanaklar tanrı için sınırsız ise, her insana mutlu ve iyi kalpli olabilecekleri sonsuz hayatlara sahip olarak dünyaya getirmek, zor olabilir miydi? Neden kusurlu kullar yaratarak onları elekten geçirme ve cezalandırma ihtiyacı oldu bu yaratıcının?
Adem ve Havva bir elma yemiş, ceza olarak dünyaya gönderilmişiz. Aslında önceleri cennetteymişiz… Düşünmeyen insanları köleleştirebilmek için ne basit masallar.
Tanrı kavramı mantık çerçevesinde sürekli çelişkilere dönüşüyor.
Herhangi bir varlık mantıksal açıdan, hem her şeyi bilen, hem sonsuz, hem tek, hem her şeye gücü yeten, hem yaratıcı, hem de yaratılmamış olamaz. Eldeki bu verilerin her birinin bir diğeri ile kıyaslanması paradoksal mantıksız durumlar oluşturuyor.
Örnek-1;
Hem her şeye gücü yeten bir tanrı, hem ölümsüz olamaz. Ölmüyorsa, ölmeye ya da kendini öldürmeye gücü yetmiyor demektir.
Örnek-2;
Her şeyi bilen bir tanrının her şeye gücü yetiyorsa, insan gibi bir varlık yaratıp kendini kanıtlama gibi bir dert sahibi olamaz. Bu durumda insan yaratmak gibi bir ihtiyaca sahip olmuş ki bu konuda bir yetersizliği var demektir. Yetersizliği olan tanrı olabilir mi?
Örnek-3;
Her şeyi bilen, ama yaratma ihtiyacı olan bir tanrı da yine mantıksal olarak hatalı olur. Her şeyi biliyor ise, neden bir şeyleri yaratma gereği duymuş olsun. Kendine kendini mi ispatlamak istemiş, yoksa canı mı sıkılmış?
Bunlar gibi onlarca çelişki kolayca üretilebilir. Anlaşılan, var olduğu iddia edilen tanrı, bu mantık dengesini kuramayacak düzeyde ya da tanrı kavramını ortaya atan insanlar yeterince düşünmemiş.
Tanrı birçok konuda bilgisiz.
Basit matematik işlemlerini yapamayan, insan anatomisinden bihaber, dünya ve uzay algısı hatalı, eski kültürlerin efsanelerini bile doğru yansıtamayan, coğrafyadan, fizikten, biyolojiden, kozmolojiden, habersiz bir tanrı olabilir mi? Bir tanrının, sıradan bir ilkel çöl insanının bildiği kadar bilgiye sahip olması normal mi?
Yine Kuran’a kaynak olarak bakalım:
Kehf 86: Dünya’nın sonuna giderek güneşin balçığa battığını görebilirsiniz.
Şura 33: Gemilerin tanrı tarafından rüzgar ile hareket ettiği iddia edilir. Motor gücünün icat olacağı düşünülmemiş.
Tarık 7: Spermin yumurtalıklardan değil de omurgadan çıktığı zannedilmiş.
Rad 13: Paratonerlerin icad olunacağından da habersizmiş tanrı.
Hacc 65: Gökyüzünü (Uzayı) yeryüzüne düşebilecek bir şey sanıyor olmalısınız. Çünkü uzayın dünyaya düşmemesinin sebebi tanrıdır.
Bu örnekler onlarca, yeter ki Türkçe Kuran mealleri okuyun ve düşünün.
Tanrı ırk ve cinsiyet ayırt ediyor.
Bir tanrının başka inançlara sahip insanlar ile görüşmeyi yasaklamasının nedeni ne olabilir? Foyasının ortaya çıkacak olması mı? Peki, nasıl bir yaratıcı, bir cinsiyeti, bir diğerinin hizmetine sunduğunu iddia edebilir? İşini bilen bir erkek insan tarafından üretilmiş bir tanrı mı? Hiç Allah’ı dişi ya da cinsiyetsiz olarak algılayan birini gördünüz mü? Tanrı figürüne bilinçli olarak hep bir erkek olarak algılanacak şekilde anlamlar yüklenmiş. Kadın cinsiyeti, genelde yarım-eksik insan olarak görülmüş.
Kadını aşağılayan bazı ayetler: Nisa 3 - 34 -128, Bakara 228, Nur 31, Ahzab 50 - 51.
Ayrıca, bilimsel olarak Erkek ve Kadın kadar doğal olduğu kanıtlanmış, eşcinsellik ve çift cinsiyetlilik için de dinlerin bakış açısı fazlasıyla hatalı.

İnanç, sıradan bir insanın rahatça insan öldürmesini sağlayabiliyor.
İnsanlara kendi ölümlerinden sonra dirileceklerini vaat ettiğinizde ve emirleri yerine getirirse, sonraki hayatlarında ödüllendirileceklerini söylediğinizde, onlara yaptıramayacağınız şey yoktur. “Git şu düşmanı öldür, tanrı istedi, cennetle ödüllendirileceksin!” bu kadar basit. Alın size tanrı sevgisi ve cennet aşkı ile dolu bir katil sürüsü. Tarih, bu katillerin yaşattığı acılarla dolu…
Ayrıca insanları katil yapmaya yetecek bir sürü ayet kutsal sayılan kitaplarda ve sahih hadisler arasında da mevcut.
Kuran’a kaynak olarak tekrar bakalım; Nisa 89–91, Bakara 191, Maide 33, Tevbe 5, Ahzab 60–61, Muhammed 4.
Eğitimli ve sağduyulu inananlar bu ayetleri bir şekilde “farklı” yorumlayarak katil olmaktan kendilerini kurtarabiliyorlar. Ama bu ayet ve hadisleri gerçekte yazıldığı gibi “net” anlayıp binlerce suçsuz insanı katleden inananlar da fazlasıyla mevcut hatta IŞİD gerçeği kapımıza dayanmış durumda…
Ayrıca, günümüzde de ateist düşünceye sahip insanları halen hedef gösteren “din adamları” fazlaca mevcut.
Dinler sürekli güç unsuru olarak kullanılıyor
Ne de olsa elinizde ölünce cennete gideceğini zanneden ve bu uğurda her şeyi yapabilecek bir katil sürüsü var. Toplumun güç sahibi kişileri bu sürüyü “küçük işlerini” halletmek için kullanmayacak mı? Age of Empires ve benzeri oyunları oynayanlar bilir, nasıl da “ürettiğiniz” sanal insanları karşı tarafı ele geçirmek için acımadan harcardınız? Sadece karşı taraf ile ticaret yaparak o oyunu oynayan var mı? Dinleri bir araç olarak kullanıp toplumları köleleştiren güç sahiplerinin de benzer çocuksu şımarık arzuları var. İsteklerini elde etmek için de din ile köreltilmiş, sıradan insanları harcamaya çekinmiyorlar.
Günümüzde de durum farksız. Cennet garantili ölümler sunmak, bir insanın yapabileceği en aşağılık davranış. Ölüm emri verenler, çok meraklıysa, gitsin kendisi “şehit olarak” cennetine ulaşsın!
Dinler, dünyayı her gün daha yaşanılmaz hâle getiriyor
Dinlerin iddiaları yüzünden, insanlar, tüm dünyanın ve diğer canlıların kendileri için yaratıldığını zannediyor. İnsanın, tüm canlılar içinde üstün olduğu gibi saçma bir izlenime kapılarak, her şeyi yok etme lüksüne sahip olduklarını düşünüyor. Tüm savaşların arka planlarında da tanrıların insanlığa dair vaatleri yer alıyor.
İnsanlık, tanrılarından kurtulmadığı sürece, dünyadaki acılar da son bulmayacak. (Tüm canlılar için)
Cevaplanamayan her sorunun cevabının tanrı olduğu sanılıyor
Asırlar önce yer sarsıntısı, şimşek ve gök gürültüsü, yangın, yağmurlar, kuraklık, sel, güneş ve ay tutulması gibi sıradan doğa olaylarının sebebi bilinemiyordu. İnsanlar bu bilinmezliği açıklamak için “cehaletlerine” başvurdular. O çağlarda birilerinin, bilgisizlikten dolayı, korkuyla şöyle bir çıkarım yapması çok doğal: “tüm bunları yapan, görünmeyen üstün bir güç olmalı ve bu güç, insanların yaptığı kötülüklere ceza olarak tüm bu felaketleri yaşatıyor olmalı! Ve biz insanları da o güç var etmiş olmalı…” Meteoroloji, tektonik, astronomi, kozmoloji, fizik gibi bilim dallarından haberdar olmayan insanların bu mantık dışı iddiaya inanmaları ve korkmaları da çok doğal. Günümüzde tüm doğa unsurlarının nasıl meydana geldiğini ve arkasında görünmeyen bir güç olmadığını net olarak biliyoruz. Bilimsel konuda yetkin bir insanı, “fırtınaları tanrının çıkarttığına” inandıramazsınız. Günümüzde de tanrı, bilimin tam olarak cevap veremediği konuların bıraktığı küçük boşluklara sığdırılmaya çalışılıyor. Kutsal sayılan kitapların içinden, cımbızla kelimeler seçilip, kelimelerin yan anlamları bilimsel bulgulara göre yeniden yorumlanarak açıklamalar yazılıyor. Bu kutsal kitabın aciz bir güncelleştirme çalışmasından başka bir şey değil…
“Bir şeye anlam veremiyor olmak, tanrının kanıtı değildir. Anlayış eksikliğinin kanıtıdır.” Lawrence Krauss
Tanrının varlığına dair kanıt yok.
Bilim insanları, birçok keşif ile evrenin ve canlıların oluşması için bir tanrıya ihtiyaç olmadığını kanıtladı. Tanrı, gerçekten de evreni, kendi yokluğunu kanıtlayacak şekilde yaratmış olabilir mi? Diyelim ki yarattı, öyleyse, tanrının yokluğunu keşfedecek çabayı sarf eden insanlar, tanrıya inanabilecekleri bir kanıt bulamadıkları için cezalandırılacak mı?
Tanrının varlığına dair kanıt olarak kutsal saydıkları kitapları gösteren insanlar büyük yanılgı içinde. Çünkü, ejderhaların, devlerin, kurt adamların, vampirlerin, faytona dönüşen kabakların varlığından da bahseden kitaplar var. Ama kimse o kitapların kutsal gerçekler olduğunu iddia edecek çılgınlığı göstermediği için bu masal karakterlerine inanan çılgınlar da görmüyoruz.
Günümüzde de fantastik kurgu ürünler üretiliyor.
İnsanların bugün nasıl fantastik kurgu yapıtlar üretme ihtiyacı var ise, binlerce yıl öncesinde de bu ihtiyaç mevcuttu. Bu insani bir yaratma ve üretme güdüsüdür. Tolkien, günümüzde Gandalf karakterini yaratabiliyor ve bunu Orta Dünya’da geçen mükemmel bir hikayeye nasıl dönüştürebiliyorsa, geçmişte de bu karakterlerden binlercesi insanlar tarafından yaratıldı. Masalları da dilden dile anlatılarak yayıldı. (Günümüzde tüm bunlara mitoloji diyoruz.) Tabii ki o zamanın şartlarında bazı insanlar bu masalların gerçek olduğunu zannedip inandı. Bazıları da bu inançları, diğer insanlara acımadan kendi çıkarları için kullandı. Artık bu binlerce yıllık kandırmacanın peşinden gitmeyi bırakmanın vakti gelmeli. Gandalf ne kadar gerçekse, Allah ismindeki mitolojik karakterin de o kadar gerçek olduğu kabul edilmeli. İslam mitolojisi, sadece hak ettiği yere sahip olmalı, daha fazlasına değil!
İnananlar, cehaleti erdem sayıyor.
Tanrıya inanan insanların din haricindeki konulara ilgileri neredeyse hiç yok. İnsanlar ne kadar bilgisizlerse, tanrı inancına bağlılıkları da o kadar artıyor. Eğitim düzeyi yüksek, araştıran sorgulayan insanların ve bilim insanlarının dinlere inanma oranı ise neredeyse sıfır. Araştıran ve sorgulayan her insan, tanrının bir masal olduğu sonucu ile yüzleşiyor. Bir insan bilgisizliği ölçüsünde inançlıdır. Çünkü, inanmanın doğası, kandırılmış olmayı gerektirir. Bu konuya şu yazımda da değinmiştim
Çocuklara çok küçük yaşlardan itibaren inandırma seansları yapılıyor.
İnsanları dinlere inandırmaya başlamak için nedense en kolay kandırılabilecekleri yaşlar seçiliyor. Hiç “çocukları yetişkin olacakları yaşa kadar bilimsel bilgiler ışığında eğitelim, yetişkin yaşa geldikten sonra dini seçimlerini isterlerse yapabilirler” görüşünü savunacak bir dindar ile karşılaştınız mı? Tam tersine, küçücük çocuklar tapınmaya özendiriliyor. Masallara inanan sağlıksız, uyuşturulmuş nesiller yetiştiriliyor. Böylece onlar da cennete gitme hayali ile zamanı geldiğinde bazı insanların amaçları uğruna rahatça harcanabilirler.
Çocuklar “anlattığın bu saçmalığa neden inanayım?” diye soramazlar. Onları inandırmak kolaydır. Çocukken inanılmış bir şeyin, gerçek olmadığını kabul etmek yaşınız ilerlediğinde zorlaşır. Çünkü, insan beyni, küçük yaşta edinilen deneyimleri yol gösterici olarak kabul edecek şekilde evrimleşmiş.
İnsanlığa en çok zarar veren uyuşturucu dindir. İnsanlar, küçük çocuklarına bu zehri en yüksek motivasyonla aşılıyor…
“Şükretme kültürü” körükleniyor.
Toplumun el uzatılmayan fakir kesimi, sahip oldukları kötü konumun “tanrı tarafından kendilerine bir test olarak sunulduğuna ve bu hallerine şükrederek öldükten sonra ödüllendirileceklerine” inandırılır. Ne kadar şükrederlerse, öldükten sonra alınacak ödülün de o kadar çok olacağı iddia edilir. Bu sayede toplumda varlık sahibi olamayan ve sömürülen bu insanların haksızlığa karşı çıkmadan, varlık sahiplerinin rahatlarını bozmamaları sağlanır.
Dinlerin beni en çok rahatsız eden yanlarından biri de bu sömürüyü destekliyor olmaları. “Şükret ve sitem etme, kabullen!”
“Din, fakirler zenginleri öldürmesin diye vardır.” Napoleon Bonaparte
Kimse aslında dinlere inanmıyor
Hiç öleceği için sevinen bir dindar gördünüz mü? Oysa cennete gideceği için çok mutlu olmalıydı. En iyi arkadaşı ölüm döşeğinde olan bir dindarın şenlikler yaptığına şahit oldunuz mu? Sevdiği birini şehit eden düşmana teşekkür eden bir inananla karşılaştınız mı? Öyle ya, şehit olanlar cenneti garantiliyordu. Böyle bir insan gördüyseniz gerçekten inançlı biri ile karşılaşmışsınız demektir. Ben hiç karşılaşmadım. Çünkü insanların mantıkları da ölümden sonra yaşamı benimsemiyor. Dindarlar sadece kendilerine anlatılmış bu masalın gerçek olmasını umut ediyorlar. İnanmıyorlar.
İnanma zorunluluğu
Dinlerin insanlara öldükten sonra yaşamaları ve cennete gidebilmeleri için zorunlu tuttuğu şeylerden biri de inançtır. Tanrı’ya, kıyamete, cennete, cehenneme, meleklere, kısaca masalın büyüsünü size yaşatacak her şeye inanmak zorundasınızdır. İnanmazsanız da sonsuz acıya tabi tutulmakla korkutulursunuz. Çünkü, bunlardan birinin ne kadar mantıksız olduğunu fark ettiğiniz anda ipler çözülür. İbadet de insanları bu masalın içinde meşgul tutmak için uydurulmuş harika bir kurgu. O kadar çok ibadet edin ki, masalın içinde kalın ve köle toplumun itaatkâr kuzularından biri olun. Birileri de sizi dilediğinde kurban edebilsin… Tabii ki tanrılar için!
Semavi dinlerin hepsinin aynı coğrafyadan çıkmış olması
Dünya genelinde ilkel toplumların hepsi, cevap arayıp bulamadıkları şeylerin doğaüstü görünmez varlıklar, güçlü tanrılar tarafından yapıldığını zannetme refleksi gösterdi. Kimileri hemen her güç için de ayrı tanrılar uydurdu. (Can alma tanrısı, şimşek çakma tanrısı vs.) Ya da aralarında hiyerarşik yapılara sahip bir tanrılar kadrosu hayal ettiler. Belki de tek tanrıya inanmayı sıkıcı bulmuşlardı.
Sonunda, “insanlar arasından bir elçi seçmiş tek tanrı olduğunu ve o seçilmiş elçinin de kendisi olduğunu” iddia etmenin, diğer çok tanrılı inançlara oranla daha kârlı olduğu keşfedilmiş olmalı… Bu fikirden ilhâm alan, aynı coğrafyada (mekke ve kudüs civarları) kendini peygamber ilan eden onlarcası çıktığını, çoğunun halk ya da diğer peygamber olduğunu iddia edenler tarafından öldürtüldüğünü görüyoruz. (İsa dâhil!) (Maslama ismindeki peygamber, Muhammed tarafından öldürtülmesi gibi) (ayrıca, Musa ve İsa’ya dair inanç, onların ölümünden çok sonraları inananlarını bulmaya ve yayılmaya başladı. Bunun nedeni de çok bariz değil mi?)
Bu tek tanrılı din iddiaları coğrafyası dışında, bahsi geçen tanrının diğer kıtalarda insanları uyarmak üzere gönderdiği elçilerinin olmaması garip değil mi? Neden Güney Amerika’nın bir peygamberi yok? Neden, Sibirya halkı tanrı tarafından uyarılmamış? Avustralya’ya inen kutsal kitap nerede?
Dindarlar bu çılgınlığın farkında değiller
Dinlerin insan uydurması masallar olduğunu fark ettikten sonra, dindarları istemsizce akli dengesini yitirmiş insanlar olarak görmeye başladım. Gerçekten, öylesine saçma bir hikayeyi hayatlarının parçası haline getirmiş ki bu insanlar, onlarla herhangi bir işe girmeyi, aynı ortamda bulunmayı bile risk olarak görüyorum. Din çılgınlığının içindeki insanların, insanlığa faydalı olmasını beklemek mümkün mü? Ben kendimce hayata dair bir çok faydalı şey yapmaya çalışıyorum. Ama dindarlar sadece din adına fayda gösterme çabası içinde. Ne büyük bir gereksiz harcama, gerçek israf budur.
Bir de, sırf çocukken kendilerine “tanrının var olduğu” söylendiği için ona inanan, dua eden, ama Kuran’da ve hadislerde akla sığmayacak, günümüz toplumunun ahlak yapısına uymayacak bir sürü zırvanın olduğunun farkında olmayan çok büyük bir inanan kitlesi de var. Bu yazıda bahsettiklerimin hepsi, yine o insanların sorgulamaya yönelmediği konular. Ulaşacağınız tüm yanıtlar araştırma, düşünme ve sorgulamada.
İnançlı ülkelerinin geri kalmışlığı ve siyaset faktörü
İnançlı insanların oluşturduğu toplumlara baktığımızda teknoloji, bilim, sanat, hukuk gibi konularda çağı yakalayamadıklarını ve halen ilkel çağların bilgilerini doğru sandıklarını görüyoruz. 1970'lere kadar dünyanın düz olduğu ısrarla iddia ediliyordu. Günümüzde de durum pek farklı değil. Bilgi sahibi olmaktan çok, inanmayı tercih ediyor dindar toplumlar.
“İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum.” Carl Sagan
Türkiye’de de AKP’nin iktidara gelmesi sonrasında gericiliğin el üstünde tutulup bilgisizliğin körüklenmesi ve bunların “özgürlük” adı altında paketlenip cahil halka yutturulması üzerine, daha önce pek ses çıkarmayı yeğlemeyen bir çok ateist birey, dinlerin insan uydurması olduğunu, çeşitli kanallardan seslendirmeye başladı. Benim de içimde bir çok şüpheyi gerçek anlamda sorgulayıp bana inandırılan ve her şeye rağmen tutunmaya çalıştığım masalların, boş inançlar olduğunu fark etmem, ateist düşünceye sahip insanların bu seslerine kulak vermemle başladı. Onlara teşekkür ediyorum.
Sonrasında ben de toplumun din karanlığına tutulmaması için kendime düşen görevi yapmam gerektiğini düşündüm ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. Yazının paylaşılması ve insanlara ulaşması görevimi başardığımı hissetmemi sağlayacak. (Şimdiden teşekkürler)
Tüm bu ipuçları ışığında yaşayabileceğim tek hayat, bir yalan üzerine harcanmamalı.
Hayat kısa. Tek hayatım var. Masallardaki gibi öldükten sonra yaşam yok. Bedenim fonksiyonlarını yerine getirecek güç bulabildiği sürece yaşayacağım. Bu hayatı, binlerce sene öncesinden uydurulmuş masallar uğruna neden harcayayım?
Şunun gibi bir sözü ateist düşünceye sahip herkes, dindar kişilerden defalarca duyar: “Tanrı yoksa biz bir şey kaybetmeyiz. Ama varsa, siz sonsuza kadar cehennemde yanacaksınız.”
Bu yazıda anlattığım düşüncelerim üzerine bu soruya karşı, şu soruyu yöneltirim:
Ne kadar çok düşünürsem düşüneyim, bir tanrının var olma ihtimali, mantığıma uymuyor. Her düşündüğümde dinlerin insan uydurması olduğuna emin oluyorum. Bu durumda sizin düşüncenize göre (inanamadığım) cennete gidebilmek için; inanmadığım tanrıya inanıyormuş gibi yaparak, inanmadığım tanrıyı kandırmaya mı çalışayım?
Bir çelişki daha mı? Evet, Paradoks! :)
Ateistler bir boşluk içinde hisseder mi?
Yetişkin olmanın kurallarından biri anne-babalarımızdan ayrı yaşamaya başlamaktır. Ailemizi terketmek ne kadar boşluk içinde hissettiriyorsa, “tanrının insanları köleleştirmek için uydurulmuş bir masal olduğu gerçeği” ile yüzleşmek de başlangıç aşamasında bir boşluk oluşturuyor. O boşluk daha çok bilgilenerek, daha çok sorgulayarak kolayca dolduruluyor.

Bilimsel gerçekler
Ayrıca tanrının var olmadığına (daha doğrusu var olması gerekmediğine) dair binlerce bilimsel kanıt mevcut. Günümüzde, kuantum dalgalanması ile maddenin nasıl yoktan var olabildiğini ve evrendeki bunca maddenin nasıl oluştuğunu açıklayabiliyoruz. Abiyogenez sürecini yaptığımız deneyler ile kanıtlayarak canlılık oluşumunun nasıl gerçekleştiğini açıklayabiliyoruz. Canlı çeşitliliğini sağlayan doğal seçilim ve evrim süreci karşı çıkılamaz bilimsel gerçekler. Mucizevi görünen organlarımızın ve yaşam döngüsünün nasıl bugünkü haline geldiği hakkında bilimsel kanıtlara ulaşmamız da artık teknoloji ve internet sayesinde çok kolay.
Bunca bilgiye rağmen, tüm bilimsel külliyatı reddederek, bir tanrı varmış gibi davranmak da çılgınlık olmalı.

ALINTI

24 Temmuz 2015 Cuma

DEKMAN



“60’larda, 70’lerde çocuk olmak; büyüyüp bugün adam olmak,adam olunup veya adam olunamamak.”


Biz çocukken dekman oynardık; mahalledeki kızlı erkekli akranlarımızla. Kimi zamanlar bu oyunun adı, Amerikan filmlerinden esinlenerek –ki bu az olurdu- kovboyculuk olarak anılırdı. Aslında esas esin kaynağımız; Teksas, Tom Miks ve benzeri çizgi romanlardı. Herkesin elinde oyuncak tabanca, tüfek bulunmazken bende de sayısız oyuncak tabanca, tüfek olurdu. Su tabancası, çatapat tabancası, mantar tabancası, boy boy tüfekler; hepsi de ikişer üçer adet. Benim oyuncak silahlanmamın nedeni, ailede hiç kız çocuk olmadığı içindi. Aile büyükleri beni sevindirmek adına, “erkek adam silahla oynar” tezinden yola çıkarak, sürekli bu ve buna benzer oyuncaklar alırlardı. Zaman öyle bir zamandı.
Dekman oynamak istediğimizde eve koşar, ne kadar oyuncak silah varsa getirir, olmayanlara dağıtırdım. Anlayacağınız düşman tarafı silahlandırmak benim işimdi. Kim düşmanı önce görürse silahını ona doğrultur, ‘dekman’ diye bağırır, böylelikle karşı tarafı esir alırdı. Bazı zamanlar ben de esir alınırdım. Kendi silahımla esir alınmak çok ama çok ağrıma gider, mızıkçılık yaparak; “Olum o benim tabancam, sayılmaz!” derdim. Hadi bakalım al sana kavga sebebi. Biz alt alta, üst üste, yumruk, tekme, tokat, saç çekme, tırmık, tükürük, ısırık dalaşırken oyun bozulur, ben oyuncak silahlarımı toplar evin yolunu tutardım. Bir de arkamı dönüp bana sinir bir şekilde bakanlara; “Anam avradım olsun, bir daha silahları getirmeyeceğim!” derdim. Ta ki ertesi güne kadar. Biz böyleydik işte; oynar keyif alırdık. Kavga eder ama asla küsmezdik. Hatta bazen silahlarım için rüşvet aldığımda olmuştur.  Çoğu zamanda çeyrek ekmek arası kaşar-salam ve kola isterdim. Ekmek o zamanlar kocamandı, yarım ekmeği asla bitiremezdik. Bakkal Kamil’den yarım ekmek, çeyrek ekmek alma şansı vardı. En yakın silah arkadaşım bakkal Kamil’in oğlu Selim, bugün Sivas milletvekili oldu. Bakkalın oğlu olduğu için rüşvet ayarlamasını hep o yapardı. O günlerden bugünlere elli yıla yakın bir zaman geçti. Bu zaman içerisinde büyüdük, okuduk, iş güç sahibi olduk, evlendik, çoluk çocuğa karıştık. Ben üç oğlumun üçüne de asla oyuncak silah almadım. Dekman oynadığımız arkadaşlarla zaman zaman toplanarak eskiyi yâd eder, güler, ağlar, yer içer, öpüşüp koklaşırız. Onlar da çocuklarına oyuncak silah almamışlar. Ders çıkartmışlar o yıllardan bu yıllara...
Peki, bu hikâye size bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
Mesela bugün sınırda askerlerimizle çarpışan Işid’liler…
Verdiğimiz silahlarla, bizim askerlerle dekman mı oynuyorlar acaba?

Ömer L.BAKAN
240720150051

2 Nisan 2015 Perşembe

Fareler ve İnsanlar




Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, başından geçen, fıkra gibi bir anısını paylaştı benimle. Bana trajikomik gelen olay şöyle yaşanmış:
Doğuda görev yaptığı yıllarda, telefonu acı acı çalar arkadaşımın. Açtığında, karısının çığlık çığlığa bağıran sesiyle karşılaşır; “Kocacım, çabuk eve gel; mutfakta kocaman bir fare var!” C, karısı F’nin fare ve köpekten ne kadar korktuğunu çok iyi bilmektedir, ama görevi gereği de öyle hemen çıkıp fareyi yakalama gibi bir şansı da yoktur.



Mesai bitiminden sonra doğru bir eczaneye gidip derdini anlatır. Eczacı hanım, C’ye, fare ile en başarılı mücadele yöntemi olan yapıştırma metodunu, fare yakaları önerir ve nasıl kullanılması gerektiğini anlatır. Arkadaşım ikna olur, yapıştırıcıyı alarak evin yolunu tutar. C eve geldiğinde, karısının mutfak kapısını kilitlediğini, hatta kapının altına bezler sıkıştırdığını görür; “Birazdan yakalarız karıcım.” diyerek hazırlıklara başlar. Bu arada, bir yandan da akşam gelecek olan misafirlere ne hazırlayacaklarının, nasıl hazırlayacaklarının hesabını yapmaktadırlar.
C, ikna edici konuşmasını sürdürürken, karton parçasının üzerine titizlikle uyguladığı yapıştırıcının son rötuşlarını atar. İşlem tamamdır, artık sıra peyniri yerleştirmeye gelmiştir. Ancak bir terslik olur; F’nin uzattığı peyniri yapıştırıcının tam ortasına koyarken, işaret parmağına bir parça yapıştırıcı bulaşır. Başparmağını işaret parmağına sürterek ondan kurtulmak ister. Ama ne mümkün! Kurtulmak bir yana, iki parmak birbirine iyice yapışır. Artık onları ayırmak mümkün değilmiş gibi görünür C’ye. Büyük uğraşlardan sonra parmaklarını birbirinden ayırmayı başaran C, iki parmağının arasında uzayan ama asla ayrılmayan yapıştırıcının, kendisine pis pis gülümsediğini hisseder. Sağa sola haber salınır; mazot, gaz, tiner ne kadar çözücü varsa istenir. Uzun bir mücadeleden sonra o lanet yapıştırıcıdan kurtulur. Kurtulur kurtulmasına da misafirlerde neredeyse gelmek üzeredir.
F, C’nin koruması ve yardımlarıyla mutfaktaki işini bitirir. Olabilecek en stratejik yere kartonu koyar C ve tam o sırada kapı çalınır; misafirler gelmiştir. Hoş sohbet, yemek, kahve, tatlı, çay derken hayli vakit geçer. F, o gece asla mutfağa girmez, gerekli her şeyi C getirip servis eder. Bu arada, durumdan haberdar olmayan misafirlere, karısına yardım eden erkek modeliyle kötü bir örnek olmuştur! Misafirler evlerine döndüklerinde kesin kavga edecekler ve evin hanımı C’yi örnek göstererek, aynı davranışları ve yardımı kocasından bekleyecektir. Bunun sürekli gündemlerinde kaldığını, adamın aylar sonraki siteminden anlar C.
Neyse, biz yine gelelim o geceye. F’nin, C’ye güveni tamdır; fare o gece yakalanacaktır. Yattıktan kısa bir süre sonra farenin ciyaklamaları gelir kulaklarına. C önde, F arkada mutfağa giderler. Kapıyı açtıklarında, farenin, dişlerinin arasındaki peynir kırıntısıyla, tam siper vaziyette kartonun üzerinde debelendiğini görürler. “Ben sana demedim mi karıcım!” der, sevinçle. Karısı derin bir oh çekerek yatmaya gider. Mutfakta fare ile baş başa kalan C’yi alır bir düşünce. Ondan kurtulması gerekmektedir, ama nasıl! Aslında o da nefret etmektedir fareden, ama serde de erkeklik vardır.
Yavaşça uzanarak kartonu yerden alır ve fareye pis bir şekilde sırıtır. Ama hâlâ ne yapacağına karar verememiştir. Birden beyninde şimşekler çakar; pencereyi açar, kartona yapışık fareyi bahçeye fırlatarak onu kaderine terk eder. Ancak ne olacağını da merak etmektedir, bu yüzden bir süre farenin ardından bakar. Tam o sırada bir kedi görünür, biraz ileride; sinsice fareye yaklaşır ve birden üzerine atılır. Aman Allah’ım, o da ne! Hedeften azıcık şaşan kedi de kartona yapışmış, kafasında fare ve kartonla taklalar atıp, fır dönmekte. Uzun mücadeleye rağmen, başındaki fareden ve ne olduğunu tanımlayamadığı cisimden kurtulamayan kedi, gecenin karanlığında kaybolur gider. Bilinmez kedinin ondan nasıl kurtulduğu. Sonuçta C amacına ulaşmıştır; arkasını dönerek, huzur içinde sıcak yatağına girer. Yarı uykulu bir şekilde karısına olan biteni anlatır; gülüşürler ve tatlı uykularına dalarlar.
Bu trajikomik hikâyeyi dinlediğimde, önce kasıklarım çatlarcasına güldüm. Kahkahalarımız sokağa yayılırken, gülüşüm gülümsemeye dönüştü. Sonrasında düşünceye dalmışım ki C’nin dürtmesiyle kendime geldim. “Ne oldu Ömer?” diyordu. “Başıma yapışık o kadar çok fare var ki, onlardan nasıl kurtulacağımı bilemiyorum. Bilen varsa söylesin.” dedim.
Evet, dostlar, bilen varsa bana yol göstersin. Bir yaprak samanlı kâğıda yazın, telefon edin, telgraf çekin, mail atın. Ama mutlaka anlatın bana, ben nasıl kurtulurum başımdaki farelerden?

1 Nisan 2015 Çarşamba



CENAZEM


BİR CENAZE GÖRDÜM BUGÜN
ÖNÜNDE NE BİR İMAM
ARDINDA NE DE BİR İNSAN
DURDUM AĞLADIM
KEFENİ BİLE YOKTU ZAVALLININ
CENAZE ARABASI DEĞİL DE
BELEDİYE KEPÇESİ TAŞIYOR SANKİ
UĞURLANIYOR
BENİM ŞAHİTLİĞİMDE
SON YOLCULUĞUNA
CEHENNEMİN EN BİLİNMEZ YERLERİNE
YAKLAŞTIM...
TANIDIK SANKİ
GÖZLERİ AÇIK GİDİYOR ZAVALLI
YÜRÜMEYE BAŞLADIM YANINDA
TANIYORUM DA...
NEREDEN
KILIĞI KIYAFETİ GÖZLERİ
SAÇI BAŞI SAKALI

SANKİ SANKİ BEN

7 Kasım 2014 Cuma

"DUYDUM Kİ BENİ MERAK ETMİŞSİNİZ"

Ben İstanbul’da doğdum.
O büyük şehirde
Yaşadığım çocukluk
Diğer çocuklarınkine benzemiyordu
Bebekliğim
Çocukluğumdan
Daha iyi geçtiği söyleniyor
Ben hatırlamıyorum, öyle diyorlar
Babam;
Beni çok erken terk etti
Sınıf geçtiğimde
Bana bisiklet almadı
Annem;
Artık anlamlı bir sözcük



On iki yaşıma geldiğimde
İlk aşki yaşadım
İlk aşk dedikleri bu mu acaba?
Onaltımda
İlk çıplak tene dokunuş
Onu ilk gördüğümde
Soluğum kesildi
Görür görmez aşık olmak
Bu olsa gerek
Aşkımız
Bir dua gibiydi
Yıllarca sürsün isterdim
Sürmedi
Göğüsleri
Masumiyetini yansıtıyordu
Gözün görmediği şeyleri görmek
Benim gözlerimin
Görüş sınırı yok
Güzelliklerini
Ortaya seriyorlar
Ben ne yapayım?
Geceleri
Beyoğlu’nda yürürken
Bir fahişe gördüğümde
O
Benim için sadece bir fahişedir
Ama
O fahişe
O gece
Benim ile beraberse
Ve
Karşimda çırılçıplak duruyorsa
O
Benim için tanrıçadır
Onyedimde
Kendimden on dört yaş büyük bir kadınla beraber oldum
Hayat bu olsa gerek
Beni görünce
Yüzündeki gülümseme kayboldu
O
Bana âşık olmuştu, onsekizimdeydim
Aslında o bunu istemiyordu
Ama benimle sevişmemeye direndiyse de
Direnci kırıldı
O zaman sordum kendime
Gizem nedir?
İçimizdeki ruh nedir?
Ne için yaşıyoruz?
Ne için ölüyoruz?
Bu dört sorunun bir tek cevabı var
AŞK...
Aşk’tan güzel bir şey var mi bu dünyada?
Saplantı halini almış hayaller
Aşırı coşkular sorun yaratıyor
Huzurlu yaşamın sırrı nedir?
Masum ruhumu çaldılar
Bana
Sevişmenin ne olduğunu öğrettiler
Yüzleri anılarımda
Hazan günleri gibi asılı duruyorlar
Ama
Hiç biri onun gibi değil
Orhan Veli’nin dediği gibi:
“Aynada başka güzelsin yatakta başka”
İyileşmesi imkânsız romantizm hastalığı
Hayatımda kayıp tam kırk dört gece, kırk beş gün
Neden aldılar?
Neden?
Bu kadar kolay mı?
Kolay oğlum
Kolay
Onlar ki bu vatanın evlatları
Bu vatan için yapamayacakları yoktur
Ya ben
Ya biz
Bu vatanın evlatları değil miydik?
Canım yanıyor
Çok acıyor
Ama hiçbiriniz bilemediniz
Ben neredeydim
Ne yapıyordum
Vurmayın
Yapmayın
Sokmayın ulan
Allah’ınız yok mu sizin?
Allahsızlar!
Ahhh!
Öldürün ulan!
Bitsin bu işkence
Yirmimde nişanlandım
Yirmiikimde evlendim
Yirmiüçümde baba oldum
Yimibeşimde bir kez daha baba oldum
Doksanbir yaz’ı
Gitar satan adam hasta
Ortaköy’deyiz
Paltosunu giymiş
Ağustos sıcağında
Deklanşöre dokunuş
Bir kadin duruyor karşımda
Kaderim
Kaderimsin
Soğuk geceler ardı ardına
Kaçak yaşa tam altı yıl
Çok çektik birlikte
Otuzdokuzumda boşandım
Kırkımda tekrar evlendim
Kırkbirimde bir daha baba oldum
Derler ya: “tenaşir paklar” diye
Hala yaşıyorum
Karımla çocuklarım için
Artık gün ağardi çok yorgunum
Zaman vardır
Ve
Hızla akıp gitmekte
Geriye dönüp baktığımda
Yaşadığım kadar
Yaşamayacağım
Ne Dante gibi ortasındayım ömrün
Ne de yolun yarısındayım
Yatmaya hazırlandığım bu sabah
Ömrümün
Onyedibinsekizyüzaltmişdördüncü
Sabahındayım.
Düşünmek gibi
Kötü bir hastalığım var benim
Oysa
Düşünen bir adamın
Sürekli melankoliye eğilimi vardır
Evet
Sadece düşündüğü için
Gerçeği
İdeal olarak
Belli bir kalıpta biçimlendirir
Düşüncesinde
Ne yazik ki gördükleri
Bir kalıba uymaz
Neden
Çünkü ideali
Geçmişte edinilmiş imgelerle
Bina etmiştir
Sonuçta
Hep hayal kırıklığına uğrar
Benim için
Sana bakmak çok zor
Gözlerini
Senden almışlar
Neden?
Neden bana geldin?
Tüm dünyam kırk metrekare
Hava o kadar karanlıktı ki
Bir ışık seli gibi aktın
Dünyamı aydınlattın
Evet
Demiştim ya
Hala yaşıyorum
Karımla
Çocuklarım için
Sonra
Birden aklıma geldi
Peki
Ya ben
Ya ben ne olacağım?
Yaşamsal kısır döngüler
Beni acıtıyor
Buna göre
Geçmiş bizim bir parçamız
Biz
Onunla birlikte yaşıyoruz
Ama
Sen ne büyük bir şanssın
Aslında
Benim hayatla sorunum var
Ya senin?
Ben
Ölümü beklerken
Yaşama sarılmak
Ne olsa gerek
Şimdi
Daha başka yaşıyorum
Kırk metrekare dünyamda
281120071511çrş
Saçımı okşa
Tenimi okşa
Ruhumu okşa
Beni sevdiğini söyle
Beni
Beni
Hep sevdiğini söyle
Çok mu şey istedim?
İçimde benden başka
Bir ben var ben de
İstemediğim şeyler
Yaptırıyor bana
Bu iki kişilik yalnızlığı
yaşamaktan yoruldum
030720080538
Duygularımı saldım
Ortalık yerlere
Kelimeler dökülüyor
Ardı ardına kalbimden
Ama artık yazmayacağım
Özgeçmişim
Öz geleceğimdir.
Bundan sonra da
Belli ki
Öz geleceğimde de
Özgeçmişim gibi
Yaşayacağım

061020082315ptesi

15 Ekim 2014 Çarşamba

"SEN, BEN VE BİZ"




ÖNCE BİR KAHVEYDİ GÜNÜ BAŞLATAN
KONUŞTUK, KONUŞTUK, KONUŞTUK
ANLAMADIK BİRBİRİMİZİ
BELKİ DE ANLAMAK İSTEMEMİŞTİK
BAKAMADIM GÖZLERİNE
PATLADI BİRDEN BİRE
“HAKLISIN” DEDİM İÇİMDEN
SICAKTI, SICAKTIM
BAKTIM VAKİTTİR
DÜNDEN KALAN RAKI ŞİŞESİ SARDI BENİ
ÇİLİNGİR KURULDU
KONUŞMAK, DOKUNMAK, SUSMAK
NE İSTERSEK VAR O ANDA
NASIL BİR AYRILMAK BU BÖYLE
KONUŞULMAYAN YERDE KAVUŞAN DUDAKLAR
KONUŞULMAYAN YER DE DÜĞÜM OLAN BEDENLER
ALENİ, UTANMADAN, ÇEKİNMEDEN
“BEN” DEDİ
“SUS” DEDİM
AĞLADI, AĞLATTIM
RAKI BİTTİ, “TEKİLA” DEDİM
“VAR” DEDİ
VE ….
SONRASI, BEDENİ ESİR ALMIŞ DUYGULAR
BODY-SHOT
“İYİYMİŞ” DEDİ
“İYİDİR” DEDİM
BİR TEK, BİR TEK, BİR TEK DAHA
SÖZLER, YALANLAR, İTİRAFLAR
BİR TOKATTI YÜZÜMDE PATLAYAN
YIRTTI DELİ MAVİ GÖKYÜZÜNÜ
KALDIM
BAKAMADIM, HAKLIYDI
AĞLADIK MI, BİLMİYORUM
AMA O HEP AĞLADI
SEVİŞTİK HİÇ UTANMADAN
DOKUNDUK, MORARINCAYA KADAR
ÖPÜŞTÜK, KESİLİNCEYE KADAR
“ABSINTHE” DEDİM
“O DA VAR” DEDİ
NE GÜN AMA
HAYALLER, METAFORLAR, AFORİZMALAR
YALANLAR, İTİRAFLAR,
AMA HEPSİ SAMİMİYETTEN
ANLATTIM, ANLATTI, ANLATTIK
EN MASUM HALLERİYLE GÜNAHLARIMIZI
ARINDIK, EN TEMİZ HALLERİMİZLE
SUSTUK, EN ANLAMLI SÖZLERİMİZLE
BEN, BUNLARI HAYAL ETMEMİŞTİM
OLUVERDİ KENDİLİĞİNDEN
UTANDIK, UTANMADIK,
SÖYLEDİK, SÖYLEMEDİK
HATTA NELER DEDİK BİRBİRİMİZE
EN KÜFÜRBAZ HALLERİMİZLE
İŞTE O ZAMAN HİÇ UTANMADIK BİRBİRİMİZDEN
O ŞAŞKIN, BEN ŞAŞKIN
İLERDE ANLATACAĞIMIZ O KADAR ÇOK ŞEY BİRİKTİ Kİ
BİR GÜN, BİR GECE İÇERİSİNDE, ANLATACAKLARIM VAR DAHA
AMA SONRA
SONRA DEMİŞKEN
SONRASI, BİR HAYAL PERDESİYDİ
BİR KISMI BEN DE
BİR KISMI SENDE
ANCAK BİR ARAYA GELDİĞİMİZDE TAMAMLANIR
O GECENİN TÜM YAŞANANLARI
DALDIK, GİTTİK
SONRASI BEN DE YOK
SEN DE VAR SA, SEN ANLAT
UYANDIĞIMDA, AĞZIMDA KALAN ELMA KOKUSUYDU
O GECENİN ARDINDA KALAN
BİR DE BİRBİRİMİZE KALAN DİYEMEDİKLERİMİZ
BEN BUNLARI YAŞARKEN
SENİ MERAKLANDIM
SAHİ SEN NE YAŞADIN O GECE
SABAH UYANDIĞINDA
YANINDA MIYDIM
SENİN DE AĞZINDA ELMA KOKUSU VAR MIYDI
VAR’MIYDI
BEN BİLİYORUM, VARDI
ALDIM KOKUSUNU
VEDA EDERKEN
TUHAF-KIRMIZI DUDAĞINDAN
TELAŞ İÇİNDE GİDERKEN
ARDIMDA BIRAKTIĞIN GÖZYAŞLARIN
ÇABUK DÖN DİYE ATTIĞIN BİR TAS SU GİBİYDİ
BEN BİLİYORUM SEN BENİ ÇAĞIRACAKSIN BE
BİLİYORUM İŞTE ….. ….

ÖMER L. BAKAN
060820132342
ARDIMDABIRAKTIĞIMTORTULARINAĞIRLIĞIÜZERİMDEYKEN
GERİDÖNÜŞYOLUNABAŞLAMIŞKENARDIMDABIRAKTIĞIMGÖZYAŞLARININANISINA